Friday, September 11, 2015

Sunay Akın'ı tanıdım




       
        Tarih 27 Nisan 2013. Akşam saatlerinde 4.sü düzenlenen ''Antalya TV Ödülleri''ni izliyordum. Hatta o sıralarda da yine @FilmNotlari gibi gayet takipçi sayısı yüksek ve etkileşim açısından popüler olan başka bir Twitter hesabım vardı. O hesaptan ödüllerle ilgili değerlendirmeleri tweet atarak insanlara ulaştırmaya çalışıyordum. Ardından kesin bir yargıda bulundum ve dedim ki: ''En iyi kültür sanat programı ''Gece Gündüz'' olmalı. Zira rakipsiz duruyordu. En azından ben öyle düşünüyordum. Neyse, ''En İyi Kültür Sanat Programı'' Hayatın Tanığı olmuştu. Ve programı sunan da Sunay Akın idi. Sizlerden çok özür dileyerek ve büyük bir utançla söylüyorum ki Akın'ı cidden tanımıyordum. Evet bir ara sosyal medyada adı fazlaca geçiyordu. Hatta Trend Topic (TT) listesine bile girmişti. Aramızda onu ismen kadın bir şair olarak bilenler de vardı (!) Ödülü Sunay Akın'ın alması üzerine iddiayı kaybetmiştim. Ama buna rağmen yargımın arkasında durmalıydım ve hadsizce bu ödül Sunay Akın'ın değil Yekta Kopan'ın sunduğu ''Gece Gündüz'' ün olması gerekiyordu diye bas bas bağıran tweetimi atmış bulunmuştum. Tam o sırada da DM sekmesi açık bir turkuaz rengine büründü. Ne zaman Twitter'a girdiğimde bu durumu yaşasam elim ayağıma dolaşır, boğazım düğümlenir ve heyecandan ne yapacağımı şaşırırdım. Belki o mavi rengini almış sekmeyi açtığım zaman güzel bir temenni ya da ağır hakaret içeren bir geri bildirimle karşı karşıya kalacaktım. O gün belki de hayatımın en önemli geri bildirimini almıştım. Mesajı gönderen de Sunay Akın'dan başkası değildi.

         Sunay Akın'ın gönderdiği mesaj da şu:  ''TV falan bunlar gereksiz, gelip geçici işler. Sen bunlara kafanı fazla yorma kardeşim ve  ......... numarayı ara ve müzeme (Oyuncak) lütfen muhakkak gel. Tabi cümlenin son kısmını görünce cehalet seviyemin biraz daha arttığını gözlemlemiştim. Meğer o çok meşhur ''Oyuncak Müzesi''nin fikir babası ve kurucusu Sunay Akın imiş. Ayriyeten Sunay Akın'ın da beni Twitter'dan takip ettiğini o özel mesaj sayesinde fark ettim.

           Bundan sonrası benim için biraz yorucuydu aslına bakarsanız. Zira ben Sunay Akın'dan ne şiir okumuştum ne de hakkında üç beş satır yazı okumuştum. Bir de bunun İstanbul macerası vardı ki İstanbul'u da pek iyi bilmiyordum. Hala tıpkı Ankara'daki gibi tek vasıtayla karşıya geçebileceğimi düşünüyordum ama vaziyeti görünce planım suya düşmüştü. O gün bir şekilde karşıya geçmiştim ama bunu biraz da Oyuncak Müzesi'nin değerli çalışanlarından Aslı Nuhoğlu'na borçluydum. Nereden baksanız, gün içinde 7 kere aramıştım onu. Çünkü Akın'ın verdiği numarayı arıyordum mütemadiyen. Tabi haliyle minibüsüydü, vapuruydu ve hatta E5'te kaybolduktan sonra taksisiydi derken maddi açıdan da sıkıntıya düşmüştüm.

             Güç bela Oyuncak Müzesi'ni bulmuştum artık. Saat de 19:00'a geliyordu. Bir hışımla kapıdan içeri girip Sunay Akın'ı bulmaya koyuldum. Tabi işin en zor kısmı bundan sonra başlayacaktı. Sunay Akın hala müzede miydi? Büyük bir çaresizlikle tek tek koridorları arşınlarken Aslı Hanım (Nuhoğlu) geldi. Tüm tatlılığı ve samimiyetiyle, aşağı inip beklememi söyledi. Akın'ın da gelip gelmeyeceği meçhuldü. Kafayı yemek üzereyim! Zaten gün içerisinde o kadar yorulmuşum, bilmem kaç metre yol gelmişim. Bir de onu göremeden gityseydim içimde ukte kalacaktı. Bilinçaltımın tüm bu çıkmazları arasında gdip gelirken Sunay Akın nihayet teşrif etti karşıma oturdu. Bir konuşmaya başladı, inanamazsınız! Hani illaki vardır, sizin de böyle hızlı konuşan arkadaşlarınız. Heyecanlı konuşan arkadaşlarınız... Ama mutlaka kelimeleri yuvarlayarak konuşuyorlardır. İşte Sunay Akın, böyle değildi. Tam bir performans sanatçısını gibi metot oyunculuğunu sergiliyordu. Ağzından dökülenler bir sohbet havası değil de sanki büyük bir aktörün ağzından dökülen tiratlar gibiydi. O anlatıyor, ben dinliyordum. O anlatıyor, ben dinliyordum. Bazen anlattığı cümleler havada kuş olup uçuyordu ama ben hiç sıkılmıyordum. Yok böyle bir hitabet! Fakat sonra, sohbetimizde Alfred Hitchcock'un da adı geçti. Bilirsiniz, ''Hitchcock'u sevmeyen sinemayı da sevmez'' deriz biz hep. Sonra konuşurken çaprazımda kalan bir duvara monte edilmiş plazmada Charlie Chaplin'in ''Modern Times''ı oynuyordu. Adam bayağı sinefildi yani. Zira muhabbetimizde uğradığımız duraklar Tarkovsky'ye ardından Kubrick'e kaymıştı. Sunay Akın'a göre Kubrick, sinemanın ikinci şairiydi. Çok şey konuştuk. Sinemadan tutun da Gezi'ye kadar. Hayatımın en unutulmaz muhabbetini etmiştik Sunay Akın ile. Yaklaşık bir saat konuşmuştuk. Müzeden ayrılmadan önce Sunay Akın beni Ankara Akün'de sahneleyeceği ''İki Kitap Bir Heves'' adlı tek kişilik oyununa da davet etmişti. İşte bir şok daha! Hem şair, hem araştırmacı, hem tarihçi hem de sahne adamı. Dolu dolu bir adammış meğer Sunay Akın.

           Sunay Akın'ı da tam anlamıyla tanıdığım ikinci bölümse işte o ''İki Kitap Bir Heves'' oyunuydu. Yeri geliyor, kahkahalara boğuluyorduk, yeri geliyor üzülüyorduk. Yeri geliyor ''Vay be!'' diyorduk. Yeri geliyor ''Yazıklar olsun bize!'' diyorduk. Öyle bir oyundu. Oyunu hala izlememişseniz muhakkak izlemenizi tavsiye ediyorum bu arada. O oyunda Akın'ın kendine has aforizmaları ve felsefesi de var mesela. Misal kendisi, eğitim sistemini ve üniversite hocalarının trajikomik vaziyetini şöyle irdeler:  ''Prof'' ve ''Doç'' benim için pek bir anlam ifade etmiyor. Doç da bir kamyon markası sonuçta!''

           Yani açıkçası, ben o gün Twitter'da o ahkamı kesmeseydim, Sunay Akın bunun üstüne oralı olmadığı gibi ciddiye almayıp özel mesaj göndermeseydi ve ben de o müzeye gitmeseydim bunlar yaşanmayacaktı. Sunay Akın gibi şahane bir insanı tanıyamayacaktım. Oyuncağın çocuk gelişimindeki önemini, müzelerin aslında hissi senetlerimiz olduğunu, çocukların hayallerinin siyasetçilerin emellerinden daha güçlü olduğunu asla öğrenemeyecektim. Valla ne diyeyim. İyi ki varsın üstad!


No comments:

Post a Comment

Ne Gelmiş?