Wednesday, September 30, 2015

Nihat Sırdar'ı tanıdım...




         2008 yılıydı. Lisedeydim. Sabahın altı buçuğunda mırın kırın ederek evden çıkıp, okul servisine bindiğim sıkıcı günlerden biriydi. Okul servisinin olmazsa olmaz tipleri vardır hani: Şoförle muhabbet edenler, uyuyanlar, sınavına çalışanlar, dörtlü bir grup halinde arkaya geçip, ''Abüüüüa sesi aç sesi!'' minvalinde vur patlasın, çal oynasın yapanlar ya da camı açıp çevredekilere karşı uygunsuz davranışlarda bulunanlar... Ama bizim servis biraz daha farklıydı. Her sabah hep bir ağızdan, ''Abi Alem FM'i açsana, oradaki adam çok komik!'' gibi bir talepte bulunurlardı. Bu vesileyle sempatik olduğunu hissettiğim bir ses her sabah okula gidene kadar benimle birlikteydi. Tabi benim dışımda yol boyunca servisteki herkesi de kahkahalara gark ediyordu. O dönem gündemle zerre alakam olmadığından mütevellit bu komik adamı ve onun şakalarını anlamakta güçlük çekiyordum. Buna rağmen yavaş yavaş kendisini dinlemeye alışmaya başlamıştım ismini bilmesem bile. Ve bir gün havuzdan çıkıp hıncahınç dolu olan Gimsa servislerinden birine bindiğimde (Ankaralılar bilir o çileyi) frekansları şöyle bir karıştırırken, yine onunla karşılaştım. Hatta yanında enteresan da bir dostu vardı. Nedense akşamki program, sabahki programdan daha cazip gelmişti bana. Zira muhalif espriler yoktu. gündeme dair hicivler yoktu. Sadece dinleyicilerin gönderdiği eğlenceli mesajlar ve üstüne yapılan yorumlar vardı. Parodi bir twitter hesabıyla ben de katılıp Nihat Sırdar'ın (adını öğrendim tabi) enteresan dostu Sivrisinek'e ilk tweetimi atmış bulundum. Akşam yemeğinden önce yeni bir ritüelim olmuştu artık. İşte Nihat Sırdar ve onun radyo programlarıyla böyle tanışmıştım. Ama hala bu meşhur radyocunun mahiyetini, esas marifetini ve alamet-i farikasını kavrayamamıştım.

         Aradan 4 sene geçti. Fakat ben o 4 senelik süre zarfında ÖSYM'nin sınavlarıyla cebelleşmekten ve dershane maratonundan ötürü Nihat Sırdar'ın programlarından mahrum kalmıştım. Sadece sabahları bindiğim dolmuşta Metro FM'de Kadir Çöpdemir ve Pascal Nouma'nın başı çektiği Ara Gaz adlı programı dinleyebiliyordum. Yalan yok, epey keyif aldığım bir programdı. Kahkaha attıran cinsten hem de. Tabi sürekli dinlemekten bahsetmiyorum. Sonuçta aynı dolmuşa binmiyordum her gün. Ayda minimum 4 kere falan denk geliyordum. Zaten bir süre sonra, bilhassa Kadir Çöpdemir'in muhabbetlerinde kantarın topuzunun bir hayli kaçırıldığı, seksist esprilerden tutun da abartılı diyaloglara, abuk subuk fiillere, bozuk Türkçe kullanımına ve belden aşağı küfürlere kadar mizah kalitesinin düştüğünün ve mütemadiyen tekerrürde seyreden bir radyoculuk anlayışının farkına varmıştım. O çok tü kaka ettiğimiz Recep İvedik'in radyoda vücut bulmuş hali gibiydi neredeyse. Hatta sosyal medyada Çöpdemir ile ilgili yazılanlara baktığım zaman haksız olmadığımı anladım. Bunun üzerine bir gün çok sevdiğim bir abimden Facebook'ta Kadir Çöpdemir ile ilgili paylaştığım videonun altına yorum geldi. Yorum da şu: ''Nihat Sırdar''ı öneririm!''....

           Adamı neredeyse unutup gitmişken, KAFA dergisindeki yazıları ve abimin önerisi üzerine ''radyosu'' olan bir telefon aldım. Başladım Nihat Sırdar'ı dinlemeye. Tabi bu arada benim gündeme karşı olan kayıtsızlığım devam etmekte. Sadece birkaç gün dinleyince anladım ki Nihat Sırdar sabah programında, sizi gündeme dair bilgilendirirken aynı zamanda da güldürebiliyor. Akşamları haber izlemekten kaçınan ben, Nihat Sırdar'ın sayesinde gündemle yeniden ilgilenmeye başlamıştım. Ne gündem ama! Koltuk derdine düşmüş siyasetçiler, gözünü para bürümüş rantçılar, (Sırdar'ın tabiriyle ''canikosu'') teröre çanak tutanlar, gencecik yaşta şehit olan evlatlar,menfur saldırılarda yiten yüzlerce can, 400, anketler... Ben bunların hepsini Nihat Sırdar'ın sabah programlarında öğreniyordum. Çoğunlukla gündeme dair olayları kendine has mizah anlayışıyla hicvediyordu. Hassas günlerde de kötü giden gidişata dair çözüm önerileri sunup gazete okuyordu. Zaten muhalif ve sivri dilli bir kişiliğe sahip olduğunu az çok kavramıştım Nihat Sırdar'ın ama vicdanlı olduğunu daha iyi anlamıştım bu şekilde.

         Böylece Nihat Sırdar'ı ve programlarını yeniden dinlemeye başladığım süreçte kendisi hakkında epey bilgiye ulaşmaya çalıştım. Katıldığı programları, verdiği röportajları, attığı tweetleri ve aklınıza gelebilecek ne varsa... Yalayıp yutmuştum Nihat Sırdar'ı ama ıstırmadım tabi ki kendisini :) Sonra bir gün, Nihat Sırdar ve Sivrisinek'in akşam programını Ankara Gimat Kavşağı'ndaki Bauhaus'ta yapacaklarını öğrenmiştim. Tesadüfen mi yoksa bu bir işaret miydi bilinmez ama bir iki gün öncesinde de hazırlığın final sınavlarını veremediğimden ötürü Ankara'ya gelmiştim. Eğer kazansaydım bir sonraki aşamadaki sınav için (Nihat'la Sivrisinek'in geleceği gün) Eskişehir'de olacaktım. Ama o gün öyle olmadı. Yayının başlamasına yarım saat kala Bauhaus'a gittim. Acayip heyecanlıydım zira her şeye rağmen şahane bir insanı daha (önceki Sunay Akın idi) canlı canlı görme şansına nail olacaktım. Büyük bir kalabalık Show Radyo otobüsünün önünde kuyruk oluşturmuş. Bana ne zaman sıra gelir diye beklerken öyle böyle bir şekilde geldi. Fotoğraf çektirmeden önce Nihat Sırdar, daha önce kendisinden de bahsettiğim bir yazımı çok sevdiğini belirtip, teşekkür etti, ardından çektiler ikimizi. Hayatımın en özel anlarından birisini yaşıyordum o akşam. Bir yapı markette Nihat'la Sivrisinek dinleyip bizzat Nihat Sırdar ile karşılaşmak! Sivri'yi de görseydik iyi olurdu tabi.

         Velhasıl, marifetini de mahiyetini de biliyorum artık Nihat Sırdar'ın. Ya alamet-i farikası? Şöyle ki ben Nihat Sırdar ile birlikte birçok radyocuyu da takip etmeye başladım. Hepsini isim isim söylemeyeceğim. Onlar da mümkün mertebe sosyal medyanın gücünün farkındalar ve bu konuda dinleyicileri de işin içine katıyorlar. Fakat hepsi neredeyse gönderilen bütün tweetleri (komik olup olmadığına bakmaksızın) okuyor ve daha ziyade bunları mizah etmeye çalışıyor. Açıkçası bu da biraz programlarını yavan hale getiriyor. Öte yandan Nihat Sırdar bu işin sistemini dengeli bir şekilde oturtmuş. Gerçekten dikkat çekici, kahkaha attıracak kadar komik, nokta atışı tespitler içeren ve tabii ki suya sabuna dokunan mesajları okumaya özen gösteriyor. Bu da dinleyicisini aslında ne kadar önemsediğini ve bilhassa içlerindeki mizah cevherine inandığını gösteriyor ki birçok dinleyicisi de bu açıdan başarılı tweetler atıyor kendisine program boyunca. Hal böyle olunca bunların üzerinden mizah ve hiciv yapmaya başlayan Nihat Sırdar, programını daha kalburüstü bir hale getiriyor. Bununla birlikte Nihat Sırdar'ın hem sabah hem de akşam programları bir nevi hafızayı tazeleme misyonunu üstleniyor. Zira hem kendisinin anlattıklarının hem de dinleyicilerinin gönderdiği mesajların geneli geçmişte ve şimdi yaşadığımız gerek komik gerekse de trajik olayları içeriyor. Mühim olan unutmamak ve unutturmak olduğundan dolayı Nihat Sırdar'ın bir başka muteber yanı da böyle işte.

        İyi ki de keşfetmişim bir şekilde kendisini diyorum. İyi ki var. iyi ki anlatıyor. İyi ki aktarıyor. İyi ki radyocu! Yüz yüze konuşma fırsatımız olmadı ama hala arada tweetlerimi retweet yapmaya, program sırasında gönderdiğim mesajları okumaya ve hatta yer yer FilmNotlari'nı da övmeye devam ediyor. Umarım bir gün sohbet de ederiz seninle Ey Nihat Sırdar! Ayrıca ben muhtar falan anlamam 19 Ekim Nihat Sırdar'ın doğum günüdür. O kadar!

NOT: *Nihat Sırdar ile yapılan bir röportajdan:

Aklınızda kalan hiç unutamadığınız
yayınınız var mı?

Çok var tabii, 15 senedir radyoculuk yaptığım için. Ama gerçekten işe yaradığını düşündüğüm yayınlar var. Hani başka bir ülkede olsa o radyo yayınlarıyla benim ödüller almam gerekiyor ama Türkiye’de öyle bir durum yok. Mesela İstanbul’da çok yoğun bir kar yağışı olmuştu. O gün sabaha kadar yayın yaptım. Akşam 23.30 da mikrofonu açtım sabah 08.00 de mikrofonu kapadım. Yani o gün hiç susmadan yayın yaptım. Ve yolda mahsur kalan bir sürü insan vardı. Onları kurtardık. Benzini biten, donma tehlikesi geçiren dinleyicilerimize yardımcı olmaya çalıştık. Mesela o yayını unutamam. Yine 17 Ağustos depreminden sonra yaptığım yayınları unutamam. 17 Ağustosta radyodan faydalı bilgiler verdim. Yani yardımcı olmak istediğim için o yayını da unutamam. Yine 1 Mayıs yayınını da unutamam. O gün İstanbul’da bütün yollar kapanmıştı. İşte bu yayınları unutamam.






       

           

           



         

           

       


         





Friday, September 11, 2015

Sunay Akın'ı tanıdım




       
        Tarih 27 Nisan 2013. Akşam saatlerinde 4.sü düzenlenen ''Antalya TV Ödülleri''ni izliyordum. Hatta o sıralarda da yine @FilmNotlari gibi gayet takipçi sayısı yüksek ve etkileşim açısından popüler olan başka bir Twitter hesabım vardı. O hesaptan ödüllerle ilgili değerlendirmeleri tweet atarak insanlara ulaştırmaya çalışıyordum. Ardından kesin bir yargıda bulundum ve dedim ki: ''En iyi kültür sanat programı ''Gece Gündüz'' olmalı. Zira rakipsiz duruyordu. En azından ben öyle düşünüyordum. Neyse, ''En İyi Kültür Sanat Programı'' Hayatın Tanığı olmuştu. Ve programı sunan da Sunay Akın idi. Sizlerden çok özür dileyerek ve büyük bir utançla söylüyorum ki Akın'ı cidden tanımıyordum. Evet bir ara sosyal medyada adı fazlaca geçiyordu. Hatta Trend Topic (TT) listesine bile girmişti. Aramızda onu ismen kadın bir şair olarak bilenler de vardı (!) Ödülü Sunay Akın'ın alması üzerine iddiayı kaybetmiştim. Ama buna rağmen yargımın arkasında durmalıydım ve hadsizce bu ödül Sunay Akın'ın değil Yekta Kopan'ın sunduğu ''Gece Gündüz'' ün olması gerekiyordu diye bas bas bağıran tweetimi atmış bulunmuştum. Tam o sırada da DM sekmesi açık bir turkuaz rengine büründü. Ne zaman Twitter'a girdiğimde bu durumu yaşasam elim ayağıma dolaşır, boğazım düğümlenir ve heyecandan ne yapacağımı şaşırırdım. Belki o mavi rengini almış sekmeyi açtığım zaman güzel bir temenni ya da ağır hakaret içeren bir geri bildirimle karşı karşıya kalacaktım. O gün belki de hayatımın en önemli geri bildirimini almıştım. Mesajı gönderen de Sunay Akın'dan başkası değildi.

         Sunay Akın'ın gönderdiği mesaj da şu:  ''TV falan bunlar gereksiz, gelip geçici işler. Sen bunlara kafanı fazla yorma kardeşim ve  ......... numarayı ara ve müzeme (Oyuncak) lütfen muhakkak gel. Tabi cümlenin son kısmını görünce cehalet seviyemin biraz daha arttığını gözlemlemiştim. Meğer o çok meşhur ''Oyuncak Müzesi''nin fikir babası ve kurucusu Sunay Akın imiş. Ayriyeten Sunay Akın'ın da beni Twitter'dan takip ettiğini o özel mesaj sayesinde fark ettim.

           Bundan sonrası benim için biraz yorucuydu aslına bakarsanız. Zira ben Sunay Akın'dan ne şiir okumuştum ne de hakkında üç beş satır yazı okumuştum. Bir de bunun İstanbul macerası vardı ki İstanbul'u da pek iyi bilmiyordum. Hala tıpkı Ankara'daki gibi tek vasıtayla karşıya geçebileceğimi düşünüyordum ama vaziyeti görünce planım suya düşmüştü. O gün bir şekilde karşıya geçmiştim ama bunu biraz da Oyuncak Müzesi'nin değerli çalışanlarından Aslı Nuhoğlu'na borçluydum. Nereden baksanız, gün içinde 7 kere aramıştım onu. Çünkü Akın'ın verdiği numarayı arıyordum mütemadiyen. Tabi haliyle minibüsüydü, vapuruydu ve hatta E5'te kaybolduktan sonra taksisiydi derken maddi açıdan da sıkıntıya düşmüştüm.

             Güç bela Oyuncak Müzesi'ni bulmuştum artık. Saat de 19:00'a geliyordu. Bir hışımla kapıdan içeri girip Sunay Akın'ı bulmaya koyuldum. Tabi işin en zor kısmı bundan sonra başlayacaktı. Sunay Akın hala müzede miydi? Büyük bir çaresizlikle tek tek koridorları arşınlarken Aslı Hanım (Nuhoğlu) geldi. Tüm tatlılığı ve samimiyetiyle, aşağı inip beklememi söyledi. Akın'ın da gelip gelmeyeceği meçhuldü. Kafayı yemek üzereyim! Zaten gün içerisinde o kadar yorulmuşum, bilmem kaç metre yol gelmişim. Bir de onu göremeden gityseydim içimde ukte kalacaktı. Bilinçaltımın tüm bu çıkmazları arasında gdip gelirken Sunay Akın nihayet teşrif etti karşıma oturdu. Bir konuşmaya başladı, inanamazsınız! Hani illaki vardır, sizin de böyle hızlı konuşan arkadaşlarınız. Heyecanlı konuşan arkadaşlarınız... Ama mutlaka kelimeleri yuvarlayarak konuşuyorlardır. İşte Sunay Akın, böyle değildi. Tam bir performans sanatçısını gibi metot oyunculuğunu sergiliyordu. Ağzından dökülenler bir sohbet havası değil de sanki büyük bir aktörün ağzından dökülen tiratlar gibiydi. O anlatıyor, ben dinliyordum. O anlatıyor, ben dinliyordum. Bazen anlattığı cümleler havada kuş olup uçuyordu ama ben hiç sıkılmıyordum. Yok böyle bir hitabet! Fakat sonra, sohbetimizde Alfred Hitchcock'un da adı geçti. Bilirsiniz, ''Hitchcock'u sevmeyen sinemayı da sevmez'' deriz biz hep. Sonra konuşurken çaprazımda kalan bir duvara monte edilmiş plazmada Charlie Chaplin'in ''Modern Times''ı oynuyordu. Adam bayağı sinefildi yani. Zira muhabbetimizde uğradığımız duraklar Tarkovsky'ye ardından Kubrick'e kaymıştı. Sunay Akın'a göre Kubrick, sinemanın ikinci şairiydi. Çok şey konuştuk. Sinemadan tutun da Gezi'ye kadar. Hayatımın en unutulmaz muhabbetini etmiştik Sunay Akın ile. Yaklaşık bir saat konuşmuştuk. Müzeden ayrılmadan önce Sunay Akın beni Ankara Akün'de sahneleyeceği ''İki Kitap Bir Heves'' adlı tek kişilik oyununa da davet etmişti. İşte bir şok daha! Hem şair, hem araştırmacı, hem tarihçi hem de sahne adamı. Dolu dolu bir adammış meğer Sunay Akın.

           Sunay Akın'ı da tam anlamıyla tanıdığım ikinci bölümse işte o ''İki Kitap Bir Heves'' oyunuydu. Yeri geliyor, kahkahalara boğuluyorduk, yeri geliyor üzülüyorduk. Yeri geliyor ''Vay be!'' diyorduk. Yeri geliyor ''Yazıklar olsun bize!'' diyorduk. Öyle bir oyundu. Oyunu hala izlememişseniz muhakkak izlemenizi tavsiye ediyorum bu arada. O oyunda Akın'ın kendine has aforizmaları ve felsefesi de var mesela. Misal kendisi, eğitim sistemini ve üniversite hocalarının trajikomik vaziyetini şöyle irdeler:  ''Prof'' ve ''Doç'' benim için pek bir anlam ifade etmiyor. Doç da bir kamyon markası sonuçta!''

           Yani açıkçası, ben o gün Twitter'da o ahkamı kesmeseydim, Sunay Akın bunun üstüne oralı olmadığı gibi ciddiye almayıp özel mesaj göndermeseydi ve ben de o müzeye gitmeseydim bunlar yaşanmayacaktı. Sunay Akın gibi şahane bir insanı tanıyamayacaktım. Oyuncağın çocuk gelişimindeki önemini, müzelerin aslında hissi senetlerimiz olduğunu, çocukların hayallerinin siyasetçilerin emellerinden daha güçlü olduğunu asla öğrenemeyecektim. Valla ne diyeyim. İyi ki varsın üstad!