Friday, May 15, 2015

Cuma Notları Vol 3




                                                            ÖNERİLEN FİLM






            Tartışmasız bu haftanın filmi Mad Max: Fury Road. En az George Lucas kadar sevdiğim yönetmen George Miller, Mad Max serisiyle de sinemaya yeni bir soluk getirmiştir. Özellikle de serinin ikinci filmi 'Road Warrior' ile yol filmini aksiyon türüyle mükemmel bir şekilde harmanlamıştır. Üçüncü filmin ardından 30 sene sonra yeniden beyazperdede görebileceğimiz Fury Road, Road Warrior'daki konseptin benzer versiyonunu çok daha cilalı bir hale getiriyor. Tabi, Mad Max serisini bilmeyen seyirci için de inanılmaz bir deneyim olacağını düşünüyorum. Sanırım bu akşam ya da yarın ben de izleyip düşüncelerimi Popüler Sinema'ya göndereceğim. Haftanın diğer filmlerinden biri de Çılgın Kalabalıktan Uzakta.

                                                          ÖNERİLEN PROGRAM








                    Bunu Konuşalım, TV'de rastlamayacağınız, kısa süreli ama dolu dolu süren bir eğlence programı. Evet, ben eğlence programı olarak görüyorum. Çünkü, Candaş Tolga Işık, konuklarıyla muhabbet ederken, bilhassa konuğu sizin de severek takip ettiğiniz biriyse, hiç bilmediğiniz şeyler öğrenmiş oluyorsunuz. Öğrendikçe de daha bir keyifli hale geliyor. Aslında KAFA dergisi ve Bunu Konuşalım programı mecra açısından farklı ama içerik açısından birbirini tamamlayan şeyler. Çünkü 44 dakikalık süresinde bile Sunay Akın, İlber Ortaylı, Nihat Sırdar veyahut Ata Demirer, Levent Erden gibi kaliteli adamların ağzından faydalı bilgiler akıyor. Bunun oluşmasını da hızlı ve tok sunumuyla Candaş Tolga Işık başarıyor. Candaş Tolga Işık'ın sunumu, Ayça Derin Karabulut'un koordinatörlüğündeki (tıpkı KAFA dergisindeki gibi) Bunu Konuşalım, her çarşamba 23:30'da Kanaltürk TV'de.



                                                     ÖNERİLEN TAKİPÇİ








                Hasan Nadir Derin. Ankara'nın bana göre bir numaralı sinefili! İstanbul Film Festivali dışında pek çok festivali takip eden, vizyondaki her bir filmi gecikmeli de olsa izleyen, çizgi roman ve Blu-Ray koleksiyoncusu bir abimiz. Yani anlayacağınız koleksiyoncu kendisi. Ben kendisiyle, soğuk bir Ankara akşamında, sıkıcı bir festival filmi esnasında tanıdım. O kadar sıkıcı ve klişe olmasına rağmen, önümdeki koltukta oturan abimiz hiç istifini bozmuyordu. Film çıkışı, evime gittim. Twitter'da şöyle bir dolanırken bir şey gördüm. Takipçilerimden biri, ön koltuğumdaki adamın hesabından yorumlar paylaşmış. Merak ettim, başladım bunu takibe almaya. Zaten bir şekilde mütemadiyen festivallerde karşılaşıyorduk kendisiyle. Uçan Süpürge'deki hararetli ve yarım saat süren sohbetin ardından, artık twitter'da film tartışmalarımız başladı. Hatta ben bu 'toplama' mevzusu için kendisini bayağı sıkıştırdım. Nasıl yetişiyorsun? Bayağı bir şeyler yazdı ama ben bunu yazmayacağım. Çünkü bu sorunun cevabı için kendisini takip etmeniz lazım. Hele de Ankara'da yaşıyorsanız bu abimizle bir sinemada karşılaşmanız olası. Zamanında Altyazı'da film kritikleri yapmış olan Hasan Nadir Derin'in sohbetleri de çok hoş. Şöyle de bir farkı var. Şimdi, herkes film yorumları paylaşıyor. Ama Hasan Nadir Derin, gecenin ilerleyen saatlerinde paylaşıyor. Belki ertesi gün için google'da aratırken bir de bakmışsınız ki onun 140 karakterlik yorumları gelmiştir önünüze. Kendisi de illaki 'Estağfurullah!' diyecektir ama bence bu adamı her sinemasever tanımalı.








                                                         

Thursday, May 7, 2015

Cuma Notları Vol 2





ÖNERİLEN FİLMLER


En son İstanbul Film Festivali'nde izleme şansına nail olduğunuz ''Inherent Vice'' (Gizli Kusur) nihayet vizyona giriyor. There Will Be Blood, Boogie Nights ve Manolia gibi başyapıt seviyesindeki filmleriyle bildiğimiz Paul Thomas Anderson'ın yeni filminde saykodelik dokularla örülü, bohem bir dedektifin başından geçen komplike olayları izliyoruz.

Komplike dediysem, film gerçek anlamda karışık. Hatta bir yerden sonra kafası da karışmaya başlıyor. O yüzden, herhangi bir baş ağrısı, zonklama vb. gibi sıkıntılarınız varsa filmi izlemek size zor gelebilir. Özellikle de afişe aldanıp, ''Ooooh nasıl da akar şimdi bu, dur ben şunun yanına mısır da alayım' diyenler aman ha bu hatayı yapmasın. Film, başta kara film türüne bir gönderme niyetinde. Ama şahsen bunu parodileştirerek mi yoksa saygı duruşunda bulunarak mı yapıyor kestirmek güç. Ama şu bir gerçek ki bu filmin kült olma olasılığı yüksek. Çünkü filmi beğenen çok beğendi, beğenmeyen de çok beğenmedi. Öyle uçuk bir noktada film. Bana sorarsanız, bu filmi izlerken, hani olur ya, 'telefonun saatine bakma', 'arada bir gözleri dinlendirme jimnastiği' gibi hareketlerden kaçının. Çünkü gerçekten büyük bir dikkatle izlenmesi gerek. Ha, bu filmin beğenme kalitesini arttırır mı azaltır mı orası sizin bileceğiniz iş. Şahsen ben bir daha izlemeyi düşünüyorum. Çünkü izlerken sıkıldım ve kafamda soru işaretleri kaldı. Yani benim için orta ama belki sizin için müthiş bir film olacak. Ya en azından sinematografisi, müzikleri ve oyunculukları yetiyor abi filmi izletmeye. Ağır tartımlı hikayeleri sevenler kaçırmasın. Şunu da demezsem olmaz. Filmdeki femme-fatale temsili gerçekten cezbedici ve seksi!

Eleştirisi çok yakında Kuledibi'nde





Gelelim bu filme. Önce kısacık bir şey anlatacağım. Bu filmi Eskişehir Film Festivali'nde bir iki arkadaşımla izledim. Film çıkışı gerçekten 'sinema hazzı' anlamında bir doyum noktasındaydım. Yani, baştan söyleyeyim ben filmi çok sevdim. Arkadaşlarım da, 'harika, olağanüstü' gibi yorumlarla beni desteklediler. Daha doğrusu ben öyle zannetmişim. Zira ben gittikten sonra, arkamdan 'hakikaten beğendiği konusunda ciddi miydi?' gibi iğneleyici laflar edilmiş. Olayı öğrenir öğrenmez küçük bir tartışma oldu. Önce, nasıl beğenmezsinden açık açık söyleyeydinize kadar gitti konu. Valla olabilir tabi böyle şeyler. Zevk denen bir şey var. Ama bilemiyorum bu filme kötü demek biraz insafsızlık gibi geliyor bana. Bir kere müzikler gerilimi tam zamanında ve yerinde destekliyor. Yönetmen de, stratejilerini kademeli kademeli oynuyor. Yani siz filmin ortalarında şöyle biraz gerilir gibi oluyorsanız finale doğru kendinizi kasılmış halde bulabilirsiniz. Keza ürkmüş de. Yani, bu konuda başarılı bence.

Tek zayıf noktası demeyelim de biraz da olsa içimize sinmeyecek detayı hikaye ve korku unsurlarında. Yani geçtim Wes Craven filmlerini, zombi filmlerinden bolca esinlenilmiş. Hatta bana yer yer bu türün dışında Spiderwick Güncelerini'de hatırlattı nedense. Hani bu konu üstüne azıcık daha gidilse bambaşka bir şey izleyebilirdik. Son derece rahat, izlemesi keyifli bir film. Alt metinler üzerine gerçekten ince ince düşünülmüş. Sağlam bir korku filmi izlemek istiyorsanız buyrun salona :) 

Eleştirisi Popüler Sinema'da

NOT: Niyazi Gül Dört Nala için olumlu yorumlar geliyor. Ben de izleyip taş çatlasın haftaya Ranini.TV'ye göndermeyi düşünüyorum.

                                                      ÖNERİLEN PROGRAM




               Fotoğrafta gördükleriniz, sinema yazarlığı konusunda cidden işinin ehli adamlar. İşte bu üç sinema yazarı, her cuma sinema.mynet.com'da haftanın kayda değer filmlerini yorumluyorlar. Takımın kaptanı Uğur Vardan olurken, top önce değerli Ali Ulvi Uyanık'a atılıyor. Ve, abimiz hiç teklemeden, coşkulu ve hevesli bir şekilde yorumlamaya başlıyor haftanın filmlerini. Hele ki 4 ve üstü yıldız verdiği film varsa, o zaman izlemesi daha bir keyifli oluyor. Zira Uyanık, konuştukça sizin de nedense bir içiniz ferahlıyor. Filmlere iyimserden öte umutlu bir şekilde yaklaşıyor. Ha, beğenmediği de olursa biraz gömüyor tabi. Ama tabi bunda hiçbir hakaret, küfür falan yok. Gayet insani bir şekilde. Ali Ulvi Uyanık'tan sonra Uğur Vardan'a geçilmeden önce Murat Özer de Uyanık'ın söylediklerine bazı detaylar ekliyor. Ve bu sefer de sohbet oradan dönmeye başladığında devreye Uğur Vardan giriyor. O film yorumları da birer analize, çözümlemeye hatta işin sosyolojk boyutlarına kadar kayıyor. Şahsen, ben çayımı/kahvemi alıp izliyorum onları. Hem izlerken rahatlıyorum hem de izlemediğim filmler konusunda fikir alıyorum. Hani, diyorsanız ki 'film bulamıyorum ama yazı okumak da çok yoruyor' diye... O zaman bir yarım saatinizi ayırın ve bu abileri izleyin. 



ÖNERİLEN TAKİPÇİ


Aslında onun için ayrı bir sayfa açmam lazım. Onu böyle bir köşeye sıkıştırıyoruz olmuyor böyle ama napalım. Bu kişi Gizem Gülen. Hepinizin aklına o Selena ve Sihirli Annem'deki sarı saçlı kız gelmiştir ama o değil. Bahsettiğim çok daha farklı, hatta daha da güzel ve sesi de bir kadife ki! Geçen hafta da sesi ve kendisi güzel olan bir kadından bahsetmiştim. Bu hafta da benzer bir kadından bahsedeceğim. 

Şimdi, biyografi bilgilerinden gitmeyelim. Bu bölümün aşağısına bir link bırakayım. Orada hakkında her şey yazıyor. Ben tanıdığım kadarıyla anlatmak istiyorum Gizem Gülen'i. Kendisi, o bir aralar çok duyduğumuz 'radyodan sonra en büyük icat olan' Karnaval'da haber sunucusu. Diğer yandan da seslendirme sanatçısı. Hem de bu işe çocukluğundan beri gönül vermiş. O da bu işin mutfağı olan TRT'den yetişmiş biri. Karnaval'da da yanlış bilmiyorsam 3 yıldır çalışıyor. 

Gizem Gülen, gündemi sürekli takip eden, kendi özel hayatına da önem veren, kültür sanatın hemen her kanadına yetişmeye çalışan (en çok da sinema), edebiyat iptilası biri. Ve mezun olduğu mecra da edebiyatla alakalı.
Gizem Gulen
Nuh: Büyük Tufan'ı dublajlı izleyenler bilir. Orada Emma Watson'ı duyduklarında ilk başta afallamış olabilirler. Ama biraz alışınca o ses bir tatlı gelmeye başlıyor insana, Gülen sayesinde. Misal, haftaya vizyona girecek Mad Max: Fury Road'da da bir karakteri seslendiriyor. (Charlize Theron değil maalesef) 

Gizem Gülen'i neden takip etmeniz gerektiğini de söyleyeceğim. Ama benim hayatıma olan bazı katkılarından söz etmezsem olmaz. Misal ben nereden baksanız 3 ya da 4 senedir radyo dinliyorum. Çünkü, bundan öncesinde TV, istediğimizi veriyordu. Ya da gazeteler biraz daha revaçtaydı. Belki arada dinliyordum ama o da işte 'Yavuz'un Minibüsü' gibi radyo şovlarıydı. Neyse, 2 senedir de Metro FM dinliyorum. (Karnaval'ın da bayağı reklamını yaptık ama :) ) O radyoda Kadir Çöpdemir'in de bir radyo şovu var. Bir gün o şovun arasına haberler girdi. Radyoda ne zaman haber çıksa kanalı değiştiriyordum. Çünkü çok sıkıcılardı. Yani sürekli ciddi ve mekanik bir ses tonu vardı. Ama ne olduysa o gün tam Metro FM'i de değiştireceğim, radyodaki bir kadın öyle bir 'Günaydın' dedi ki. Otobüste ben de yüksek sesle 'Günaydınnn!' dedim. Evet, herkes bana baktı. Rezil oldum. Ama o gün yeni bir ses ve birini keşfetmiştim. Birkaç gün daha dinlemeye başlayınca artık haberler için özel saat ayarlıyordum. Bu kadın, öyle güzel aktarıyor ki haberleri... Onun da ciddi tonu var ama sıkıcı değil. Ve çok da abartmıyor. Arada diğer sunuculara da pas atıyor. Espriler yapıyor. Hangi haber programında var bu? O gün bugündür, kendisini twitter'da takip etmeye başladım. Ondan sonra, sesiniz şöyle iyi, haberleri dinlerken böyle keyif alıyorum... muhabbeti 'şu filmi mutlaka izle, 'Oscar ne olur' lara döndü. Geçen sene de onca yoğunluğuna rağmen, sinemadaki iyi filmler konusunda biraz teşvik ettim ben de onu. O da beni radyoya karşı. Ki sırf onu değil, Onun sayesinde, Show Radyo, Süper Fm, Capital Radio gibi nefis radyoları da takip etmeye başladım. Orada da keyifli bir şeyler var çünkü. Sinema evet vazgeçilmezim ama artık radyoyu resmen TV'ye tercih ediyorum. Televizyondaki habercilerin çoğu çünkü şovmen artık. Ama radyodaki haberleri dinlemek cidden başka. Hem de Gizem Gülen'den dinlemek cidden paha biçilemez.

Gelelim, takip konusuna. Gizem Gülen, twitter'da gündemi biraz iğneleyen, biraz da parodileştiren tweetler atıyor. Ve bunlar bazen gerçekten beni çok güldürüyor. Size de aynı etkiyi yapacağından eminim. Ve hassas haberler konusunda da oldukça temkinli davranıyor. Yeri geliyor, patatese gelen zammı da tweetliyor, yeri geliyor Şişli Etfal'deki meşhur teyzenin sorunsalıyla maytap geçiyor. Yani kendisi de en az sizin kadar eğlenceli! 

Takip edin: @GizemGulen


http://blog.milliyet.com.tr/gizem-gulen---karnaval--spectrum-medya-/Blog/?BlogNo=472305



ŞUNU DEMEZSEM OLMAZ

Yeniden, Gizem Gülen'e dönelim. Aslında çoğu kişinin tanımadığı ama benim için özel insanlardan. Hala tanışamasak da sohbeti cidden tatlı. Üniversitelerin medya günlerine falan çağırmaları lazım yani o derece. Neyse, efendim Gizem Gülen'in ben en çok dobralığına ve edebiyat tutkusuna hayranım aslında. Ben de rica ettim kendisinden. Çok güzelsin, çok güzel sesin var. Haberler için de keza öyle. Ama biraz da içindeki saklı cevherleri ortaya çıkarmak adına kendisinden bir yazı kaleme almasını istedim. Konu açısından serbest bıraktım. Sağ olsun, o da kırmadı ve ortaya şöyle bir yazı çıktı. Ben tekrar tekrar okudum. Ve bayıldım. Aklımdaki o dobralık ve edebiyat sentezini iyi kurduğunu düşündüm. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?


EN GÜZEL HİKAYEMİN BAŞLANGICI
Ne kurgularsan ona inanırsın.” dedi; benim inandığım şeyin tam da odağında olduğunu bilmeden! Öyle ya nereden bilecekti hayatımın başrolüne onun seçildiğini?
Tesadüfleri bilmem ama mucizeler var hayatta! İşte sen, benim kurguladığım o mucizenin ta kendisisin. Kurguladığım için inandığım, inandığım -hatta ne yaparsan yap vazgeçmediğim- için var ettiğimsin…
Bunu gelecekten yazılmış bir mektup kabul et. Bir gün -ki dilerim o gün çok ama çok yakındır- beraber okuyacağız bu satırları. Ben diyeceğim, “Hani o ilk akşam vardı ya; daha o akşam birikmiş, yıllanmış bir hasretle sarılmak, dokunmak istedim sana! Biliyordum, birdi kaderimiz, sen “O” idin benim için! İlk kez anlıyor, hissediyordum iliklerime kadar ve ilk kez kurabiliyordum bugüne kadar hep başka ağızlara pelesenk olmuş o cümleyi: “Seni Seviyorum”... Sevilmek değil sevmek istiyorum ben artık, karşılıklı aşkla sevmek!
Şımarık bir kız çocuğuyum ben. Hep derim: “Sevgiye aç değilim ki ben zaten hep çok sevildim bugüne kadar…” Oysa ben ilgiyi sevgi zannedip bu yaşına kadar öğrenememiş, akıllı geçinen saftirik!
Düne kadar tüm geçmişine küsmüş, herkese sırtını dönmüş birini geçmişi ile barıştıran hatta onlara içinden teşekkür yağdıran; sinir küpüne dönmüş, yalnız ve mutsuz bu kızın yüzündeki gülümseme olduğunu bilsen –ki bileceksin- yumuşayıverirdi o sert bakışların, birleşirdi tatlı tebessümünle; bilirim…
Kalemin beyni vardır derin adam, yazının ruhu… Ben bir hayal değil, bir hayat kurguladım ve ona inandım. İnandığımı gerçek kılmak için de bu yazıyı kaleme aldım. İşte sen, böyle gerçek oldun; benim en güzel hikayem de böyle başladı…
Gizem GÜLEN



Saturday, May 2, 2015

Eskişehir Film Festivali'nden Bir Film (02.05.2015)




LFO (2013) Poster

LFO

Ses yoluyla insanları hipnoz etmenin bir yolunu bulan Robert, bu başta deneysel ama sonraları şeytani olacak tespitini yeni komşular üzerinde denemeye başlıyor. Haliyle de her güç sahibi gibi bir süre sonra kontrolünü kaybeden Robert'ın yüzdüğü tehlikeli sular bir yana, arka planda çalan titreşimli ve seyirciyi de bir nevi hipnotize eden sesler eşliğinde film, bizi içine alıyor. 

Atmosfer ve mekan tasarımıyla ünlü 'The Lives of Other' filmini hatırlatan film, yukarıda bahsettiğim gibi fondaki seslerle salt bir gerilim filmi yaratırken, Robert'ın komşularına uyguladığı acımasız yaptırımlar da kara mizahın dozunu arttırıyor. Özellikle Robert'ın alternatif ceza yöntemi çok zekice! Uzun zamandır bilim kurgu- mizah birlikteliğinin bu derece yoğun olduğu bir film hatırlamıyorum ben açıkçası. 

Aslında filmin ana meselesi, sesin insanları etkisine aldığını vurgulatmak değil. Dünyayı değiştirmek! İşte Robert da bunun için uğraşıyor. Çünkü hayattan bir beklentisi yok. İnsanların rezalet yaratıkların olduğunu düşünüyor. Haliyle de devreye Malthus'un popüler nüfus teoremi devreye girip, 'Revizyon için insanlığın yok olması' tezi yeniden karşımıza çıkıyor. Önce komşularıyla bir oyuncak gibi oynayan Robert, zamanla eve gelen polis ve şantajcıları da etkisi altına almaya başlayınca Robert'ın da gitgide şu sıralar Hollywood yapımlarının arasına sıkıştırılmış popüler metaforu gerçekleştirmeye çalıştığını görüyoruz. Ve şunu da es geçmeyelim. Patrik Karlson'ın oyunculuğu gerçekten inanılmaz. Robert gibi itici bir karaktere uyguladığı mizansenler yerinde gayet. 

LFO, çok iyi başlıyor. Belli başlı yaklaşımlarıyla bizi de sarsıyor. Ancak, kara mizahının aromasını hipnoz etkisiyle film boyunca götürmeye çalışınca dramatik yapı dağılıyor. Robert'ın idealleri şablonlaştıkça filmin süresini uzatıyor. Haliyle de film bocalıyor, yolunu bulamıyor ve yukarıda bahsettiğim metafor uğruna etkileyici deneyimini yorucu bir seyre bırakıyor. Ama, bir görün derim. Beş duyu organımızla algılayabildiğimiz bir fonksiyonun tehlikeli ellerde ne boyutlara ulaşabileceğini sinemanın gücüyle görün. 

3/5