Friday, April 10, 2015

Bugünkü Dersimiz: Tahammülsüzlük!



Twitter'dan bilenler bilir @FilmNotlari adlı hesabımda elimden geldiğince her türlü filmin çeşitli kalemler tarafından yazılmış kritik/inceleme yazılarını paylaşıyorum her hafta. Bunu yaparken de bazen çok hoşuma giden eleştiri yazılarını daha öne çıkarırken, beğenmediklerim hakkında da birkaç kelam ediyorum. Tabi bunu saygı çerçevesinde terbiye sınırlarını aşmadan yapmaya özen gösteriyorum.

Yeri geliyor sevdiğimiz film kötüleniyor. Yeri geliyor o filmi yazan topa da tutuluyor. (Beğendi/beğenmedi tartışması) Hatta arada benim de üç beş bir şeyler karaladığım yazılar da bir şekilde gömülüyor. Başımla beraber. Neden olmasın? Sonuçta ben de gencim hala. İyi bir film eleştirmeni ya da sinema yazarıyım diyemem. Tabi ki eksikler, olmamış noktalar olacak yazımda. Üstelik bu konuda beni uyaran profesyonel yazarlara da hiçbir şekilde küstahlık yapmıyorum veya dil uzatmıyorum.

Fakat, birkaç aydır yukarıda bahsettiğim durumlara aykırı vukuatlar yaşamaktayım. Öncelikle hiç kimse, hiçbir şekilde sizin bir filmi (keza kitabı şarkıyı, insanı) neden sevdiğinizi/sevmediğinizi yargılayamaz. Aynı şekilde hakaret etmeden, saygı ve sevgi çerçevesi içerisinde bir filmi yapıcı/yıkıcı bir biçimde eleştirebilirsiniz. Bu konudaki tahammülsüzlüğüm belki devam ediyor ama benim bahsettiğim çok başka bir tahammülsüzlük! 

Bir kişiden bahsetmek istiyorum. Bu kişi bir öykü yazarı ve sinefil. Hatta her türlü sanat tutkunu. Ben de zevkle takip ediyorum bir süredir. Ama gel gör ki bu zevk de bir yere kadarmış. Her şey onun yazdığı bir öyküyü çok ufacık yerini beğenmeyince başlıyor. Halbuki öyküsünün genel yapısını çok beğenirken, hikayenin içine giremediğimi dem vurarken, karşı tarafın klasik bir savunma tekniği olan 'anlamama' ile yaftalanıyorum. Ona göre, bütün okurları onun hikayelerini çok beğeniyormuş. Benim o küçücük bir yerini bile beğenmemem benim sorunummuş. X adındaki sözde iyi bir yazar bile ona başarılı bir yazar diyormuş. Sonradan öğrendik ki bu kişi o X adındaki yazarı tanıdığı için 'yazar' olarak geziyormuş ortalıkta. Bugün timeline'nınıza düşen 'Eleştiriye tahammülsüzlük' konulu tweetler de bu meseleyle ilgili aslında. 

Bunun öncelerini de yaşadım. Ama onlara inanın hiç girmek istemiyorum. Keşke bunu da anlatmasaydım. En korktuğum şey zaten bu tahammülsüzlüğün meşrulaştırılması. Herkesin tabiki bir egosu vardır. Kişi zaten önce kendine değer vermeli ama bütün odak noktasını kendinde toplamalı demek değil bu. Kişinin egosantrik ve narsist olması, özgüveni ve karakterinin sağlam olduğunu göstermez.

Yani sözün özü her türlü eleştiriyi yazmakta özgür olduğumuz gibi, eleştirilme konusunda da karşı tarafın sınırlarını daraltmadan ve en önemlisi de onun da düşüncelerini söyleme özgürlüğünü suistimal etmeden, o kişinin de eleştirilerini yapıcı veya yıkıcı dikkate almalıyız. Zaten toplumumuzda şöyle bir algı var. Eleştirmenler ve diğer eleştiren insanlar bir şeyi çok beğenirse över, yere göğe sığdıramaz. Ama beğenmediği bir şey olursa da yerin dibine gömer. Öyle bir şey yok! Olumlu tarafları varsa bir yapıtın elbette söylenir, değeri gösterilmeye çalışılır. Ama olumsuz taraflarını yazmak yapıttı gömmek için değil bir sonraki iyi noktalarını belirleyip eksiklerini kapatma maksatlıdır. O yüzden önce tahammülsüzlüğü yenmeliyiz. Sonra diğer sorunlara odaklanırız. 

No comments:

Post a Comment

Ne Gelmiş?