Wednesday, July 16, 2014

"The Purge: Anarchy" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Halil İbrahim Sağlam: İlk filmin yapamadığı her şeyi yapıyor. Katman katman hikayesi, bol karakterli olay örgüsü, müzikleri, kurgusu harika. Ayrıca Jon Hamm - Hugh Jackman karışımı bir karizmaya sahip olan Frank Grillo, filmi de sürükleyen çok iyi bir seçim olmuş.

Soner Yıldırım: Tuhaf bir şekilde birçok sahnesinde kötü film olmanın kıyısından dönüp totalde bayağı iyi bir film olmayı başarıyor.

Salihcan Sezer: Yüksek temposu, Vendetta-Gotham'vari 'distopik' atmosferiyle suçun doğasına çarpıcı bakış, hayli iyi bir devam filmi.

Banu Bozdemir: Çok tatmin ediciydi. Bize de lazım bir arınma diye düşünmeden edemedim, sistem karşıtlığı sonuna kadar...

Fırat Sayıcı: İlki kadar tedirgin edici değil ama ilkinden daha dinamik. Sevdim.

Anibal Güleroğlu: Bütün katliamların iktidar ve para destekli olduğunu gösteren farklı bir yorum.




Sunday, July 13, 2014

PALDIR KÜLDÜR DE EDEBİYAT OLUYORMUŞ






































Hababam Sınıfı'nda mutlaka herkesin unutamadığı bir replik vardır.Nedense benim aklımda hep, 'Ot yerler,bunun gibileri de bok yerler repliği her Hababam Sınıfı'nı veya Kemal Sunal'ı duyduğumda kulaklarımda çınlanır.Bu sene de OT dergisi yeni yeni popülaritesini kazanırken yine kafamda bu replik... Gülüyorum.
Neyse arkadaşlar arasında bir muhabbet geçiyor: -Olum bu dergilerde de hiç bir halt yok ha! Varsa yoksa entel dantel yazıyorlar çiziyorlar amına koyim.Yok mu şöyle adam gibi yazan dergiler? -OT var. diyorum -OT ne la? Kafan mı güzel senin.Bende böyle ineklesem ot arar dururum herhalde... diye takılıyor bana arkadaş.
Ondan sonra bizim evin yakınında büyük bir AVM'nin içine giriyorum.Dergilerin olduğu reyona bakan abiye, 'OT' var mı? diyorum.. Beyefendi, sebze reyonumuz şurada karşıda diye bir de bu dingil takılıyor bana.Ya sabır,sabır sabır!
Ben de soluğu Dost Kitabevi'nde alıyorum.Şükür ki buluyorum.Hemen eve koşa koşa gidiyorum.Açıyorum sayfaları.Daha 3 sayfayı bitiremeden katlayıp rafa koyuyorum.Ulan bu muydu OT OT dediğiniz! Neyse ben yine de vazgeçmiyorum birkaç ay daha almaya devam ediyorum.Artık böyle Nisan ayı gelmiş.Ümidi kesecekken severek okduğum Murat Menteş gündemi yazmış.Böyle basit gibi falan cümlenin sonunu da, ''Az insan olun lan!'' şeklinde bitirmiş.Güzel hoşta yine pek istediğimi bulamıyorum.Neyse Haziran geliyor.Hadi Haziran'ı da al.Bu sefer de Angutyus adlı abimiz yazı uzun olmasına rağmen bir baktım döktürmüş.Bildiğin Türk insanın yobazlıkarına,hoyratlıklarına sövmüş ama hak etmişiz bizde.Yani adam haklı beyler.Angutyus güzel hoş yazmış.Bir de Mahir Ünsal Eriş, Ankara'da bir pavyon öyküsü anlatmış.Bak o da güzel diyorum.Yekta Kopan'dı, Sinem Sal'dı bir iki yazar derken yarılamadan yine katlayıp rafa koyuyorum.İçimden de diyorum,her ay biraz daha sayfasını okumaya başlıyorum.Ama böyle de olmaz ki diyorum.Temmuz ayını da alma diyorum.Tabi artık tesadüf mü diyim,yoksa bilinçaltı mı bilemedim.Temmuz sayısı da günler öncesinden alınıyor.
Dergiyi de şöyle almıştım.Şimdi paramı biriktirmişim.Baya da bir birikmiş.Hemen koştum, ağırlıklı olarak İletişim Yayınları'ndan afilli kitaplardan böyle 8 9 tane.Para da kalmadı.Neyse kitapları bakmadan poşete attığımdan oradaki görevli bana Mahir Ünsal Eriş'in Olduğu Kadar Güzeldik kitabı yerine Olduğu Kadar'ı vermiş.Kitabı da değiştirirken yine tesadüf mü bilemedim 5 TL artıyor.Para üstünü veremiyorlar.Mecburen OT'u da aldım.Bir yandan da istiyorum aslında.
Eve geldikten bir saat sonra Game Of Thrones'u izledim..Sıkıldım.Hadi iftara daha var diyerek balkona geçtim OT'u okumaya başladım.Bu sefer sayfa atlamamakta kararlıydım.İlk sayfada karşıma Murat Menteş çıktı.Yine böyle gündemi özetlemiş ama son sayfalarda tam anlamıyla kadınların ne kadar kıymetli olduğunu yazmış.Bunu da öyle yazacak bir şey bulamadığından ya da kadınlar da görsün bizi diyerek yapmamış.Baya içinden gelerek,adam gibi yazmış.Gözümden bir iki damla yaş geliyor son satırlara gelirken.Siliyorum.Seray Şahiner'in bir yazısında alıyorum soluğu.Galata Kulesi'ne yapılan rantçı çay bahçesinden dem vuruyor.Kadın öyle bir yazmış ki kalkıp İstanbul'a gidip benim de eyleme katılasım geldi. (Bu arada Ankara'da yaşanıyor tüm bunlar) Çeviriyorum Angutyus.Hobaa! Benim adam.Etlik'teki çocukluğunu anlatmış.Hem de öyle fakir ama gururlu ayaklarıyla değil.Tam gurula.Bir de Etlik benim de çocukluğumun geçtiği elit bir yerdir.Daha bir sempatiyle okuyorum.Yine helal olsun diyorum!
Neyse, yine Yekta Kopan'a geliyorum.Bu adama da bayılırım.İki kitabını da tek gecede bitirmişliğim vardır.Saatli Maarif Takvimi'nden gündemle parallelik yapmış.Ya bunu nasıl yapıyorlar diyorum.Ve içimden diyorum: Bence bu sefer oldu!
Ben OT'un içinde kaybolurken iftara davet edilmişiz.O sırada Hatice Meryem'in ''Bir Kadını Öldürmeye Nerden Başlanmalı' diye ilgi çekici başlıklı öyküsünün yarısındayım.Annem hadi dedikçe ben daha hızlı okumaya başladım.Kadının anlattığı aslında yeni bir şey değil ama gelecek zamanlı anlatımı öyle güzel düzenlemişki bitirmeden kalkamadım.Tam böyle 2 sayfa dolu dolu.Öyküyü okuyorum,arada bir gülüyorum falan.Ve finalde o meşhur Hassktr! i çekiyorum! O duş başlığıyla kurduğu bağlantıyı da yürekten alkışlıyorum.Misafirlikten geliyoruz.Yine açıyorum OT'u.Asya Seyhan'ın röportajı var.Aslında tam röportaj değil.Farklı bir formatı var.Böyle 'Bil Bakalım Kim?' tarzı soruları var.OT'un bir farkı da o ve sorularıdır bence.Bu sefer de Ahmet Hakan'la yapmış.Seyhan tam adamına göre seçiyor vallahi.Sorular da öyle.Yaşamak mı daha zor yoksa çince mi sorusunu hala unutamadım
Oydu buydu derken bu ayki OT'u da en azından yarılayarak okumuş oluyorum.
.OT'a bir yakın dergi de SabitFikir..Ama SabitFikir'in de en fazla 8 sayfasını falan okuyorum kardeşim.Haziran sayısında bir şu Gezi edebiyatı,SOMA dosyası bir de bir tane eleştiri dikkatimi çekti.Gerisi de hep biraz uzatılmış entellektüel ifadelerle donatılmış yazılarla dolu.
AtKafası diye bir şey keşfettim.Fanzinlere saygıda duruyor vesselam.Ama OT yine başka.OT,böyle bildiğin Afilli Filintalar'dan gündemin nabzını tutan adamlara geniş bir pencere sunuyor.Mizah göremedim ben.Baya hayatın içerisini gördüm.Öyle sınırlamada yok.Herkes içinden geldiği gibi yazıyor.Ve mutlaka karalayacak bir şeyleri var.
Valla, bir şey diyeyim mi? Baya bildiğin paldır küldür de edebiyat oluyormuş be hacı! Hem de OT,bunun alasını yapıyor.
NOT.OT'un şu aralar favori sayfalarında Hakan Günday'ın,Hakan Bıçakçı'nın ve repliklerin olduğu kısımlar da mevcut.


    

Maymunlar Cehennemi-Şafak Vakti: Alemin Yeni Kralı Caesar!






               Hollywood sektörü senelerdir insanoğlunun doğayı hoyratça kullanmasına karşı hem bir selam hem de uyarı niteliğinde mesajlar barındıran filmler yapıyor.Sözde insanoğlunu tehdit eden bu filmler aslında ana odağında insanoğlunun kendi sonunu kendisinin getirmesine yol açan nefretle başlayan savaşları konu edinir.Sıradışı bir teknoloji,gelişmiş donanım,ağır silahların çokça görüldüğü filmlerde insanoğlunun farklı açılardan doğaya karşı olan savaşını izleriz.

            Post apokaliptik filmler kategorisinde önemli bir yere sahip olan Maymunlar Cehennemi serisi bahsetmiş olduğum temadan büyük bir çoğunlukla beslenir. Bu hafta vizyona giren Maymunlar Cehennemi:Şafak Vakti de 2011 yılında bu serinin prequel başlangıcını yapan 'Maymunlar Cehennemi:Başlangıç' ın 10 kış sonrasına uzanıyor.Tehlikeli bir virüs maymunların üstünde denendiğinden beri bu maymunlarda aşırı asabiyete yol açmış ve pek çok insanın da ölümüne mal olmuş.Maymunlar ve insanlar arasında başlayacak olan savaşın ortasında da bir enerji kıtlığı başlamıştır.Ama hepsinden önce bu savaşın başlaması da küçük bir kıvılcımla,küçük bir nefretle başlayacaktır.

             Filmin diğer post apokaliptik filmlere hatta 1968 yapımı ilk Maymunlar Cehennemi filmine göre önemli farkları var.Film,her şeyden önce salt bir kıyamet ya da savaş filmi değil.Aslında yüzleşme filmi.Hem de bu yüzleşme sadece insanların doğaya karşı olan hoyratlıkları değil.Bunun yanında maymunların kendilerine fazla güvenmelerinden kaynaklanan iç savaşları da var.Yani ilk filmde kötü taraf olarak gösterilen insanoğlu bu filmde maymunlarla beraber tarafsız olarak resmedilmiş.Bu vesileyle de iki ırkın da olumlu/olumsuz yanlarını görme açısından başarılı.

             Ama tabiki film ezcümle gayet iyi de olsa Maymunlar Cehennemi serisinin kemik kitlesi için aynı şeyi söyleyemem.Aceleye getirilmiş ve artık suyu çıkan yan hikayedeki aile teması hayranları biraz hayal kırıklığına uğratabilir.Hatta filmin taraf tutmaması bile tatmin edemeyebilir.Fakat tüm bunlara rağmen motion capture teknolojisindeki muazzamlık,görsel efektlerin müthiş uyumu seyir keyfini daha da artttıracaktır.Ayriyeten filmin sonlarına doğru olan yarım saate yakın aksiyon sekansları da cabası.

              Bana kalırsa filmin en büyük kozu maymunlardan Caesar ve Koba.Caesar,maymunların lideri.Koba'nın ise insan ırkının onca yaptığı şeyden sonra nefreti giderek artmakta.Tabi haliyle de Koba,Caesar'ın bir nebze de olsa insanlara güven duymasını kaldıramadığından Caesar'ın yerine geçip insan ırkını yok etmek için de ona gün doğuyor.Bir anlamda filmde maymunlar ve insanlar yerine Caesar'ın maymunlarının Koba'nın maymunlarına karşı olan savaşını izliyoruz.Bu gerçekten hikayeye güzel yedirilmiş.

             Maymunlar Cehennemi:Şafak Vakti'nde Andy Serkis'in canlandırdığı Caesar karakteri motion capture teknolojisinde gelinen noktayı çok iyi gösteriyor.Yüzüklerin Efendisi'nde Gollum,Avatar ırkı gibi motion capture'ın başarılı örneklerinden sonra Caesar da bu örnekler arasında yer alabilir.Hatta diğerlerinden daha da iyi olabilir.Zira Andy Serkis'in Caesar'a hayat verirken konuşmalarındaki burundan solumaları,homurtuları gerçekten şahane.Bu açıdan da bize gerçek bir maymun olduğunu her sahnesinde hissettiriyor.
                 Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti,ilk filme göre alt metinde daha derinlikli mesajlar barındıran,görsel şölen ve aksiyonu tam ayarında.müzikleri de gerilimli olan bir film.Çok yüksek bir beklentiye kapılıp izlenilmemesini önersem de bu yazın kaçmazlarından.İyi seyirler...

Filmin Notu:5/3.5
twitter.com/FilmNotlari

5 Maddede Yekta Kopan




                                              1)TÜRKÇE DUBLAJI SEVDİREN ADAM

             Çocukluğumuzda dahi Yekta Kopan'ın adını sanını pek bilmesekte sesi mutlaka hafızalarımıza kazınmıştır.'Sevimli Kahramanlar' olarak adlandırdığımız Looney Tunes familyasından Sylvester'ı kim unutabilir ki? Ya da Jim Carrey'nin mimikleriyle müthiş bir uyum sağlayan o eğlenceli gırtlağı... Geleceğe Dönüş serisinden tanıdığımız MartyMcFly'dan tutun da Edward Norton'a kadar Yekta Kopan'ın geniş bir yelpazesi vardır.
             Ama bana kalırsa Yekta Kopan'ın bu konudaki dönüm noktası Buz Devri serisinden sevdiğimiz Miskin Sid karakteridir.Orijinalinde John Legauizamo'nun seslendirdiği Miskin Sid'i Yekta Kopan, hafif tükürüklü,peltek, c ve ç harflerini ş diye söyleterek (araya da kattığı esprilerle) seslendirmiştir.Tabi Legauizamo'nun peltekliğine de dikkat çekerek yapar bunu.Dilin o iki dişin arkaya atılıp konuşulmasıyla da Miskin Sid resmen Yekta Kopan'la bütünleşmiştir.Bunun yanı sıra Kopan, Madagaskar'da Alex, Cars filminden Şimşek McQueen,Barnyard filminde Otis,Rio'da Mavili,Aslan Max gibi sayısız renkli karaktere can vererek hem türkçe dublaı hem de animasyon filmlerini pek çok kişiye sevdirmiştir.Ve buna da hala devam ediyordur.

             2)EDEBİYAT İPTİLALIĞINDAN KADIN PSİKOLOJİSİNE ŞAHANE ESERLER

                Can Yayınları'ndan çıkan Yekta Kopan'ın romanlarında, özellikle öykülerinde edebiyata olan iptilalığını görüyoruz.Kendine has bakış açısıyla yazdığı öyküleriyle Ömer Seyfettin gibi anlamlı, Sait Faik Abasıyanık gibi küçük insanları anlatan,Sabahattin Ali gibi aşk felsefesi yapan, bazen de Oğuz Atay gibi paranoyalara kapılmış insanların psikolojileriyle bizi alıp götürür kendi edebiyat dünyasına.Zaten kendisi de öykülerinde ufak ufak hatırlatmalar ve metinde geçen kitap isimleriyle ipuçlarını verir.Yerli yazarların dışında dünya edebiyatına da fazlaca ilgi duyar Yekta Kopan.Olay örgüsünü yerli yazarlardan ilham alıp kurgularken metindeki diyaloglarda bolca Anton Çehov,Voltaire,Fyodor Mihailoviç Dostoyevski ve çok sevdiği Jean Luis Borges'ten esintiler görmek mümkündür.Bunun yanında Yekta Kopan'ın edebiyat iptilalığıyla beraber öykülerinde kendisini tanıma olanağı da buluruz.Neyi sevip/sevmediğini,neyden hoşlanıp,nefret ettiğini,dünya görüşünü ve düşüncelerini yer yer akıcı cümlelerinde bulabiliriz.Özellikle de iki saygıdeğer ödül sahibi öykü kitabı Bir De Baktım Yoksun'da bunu daha da net görebiliriz. (Oğuz Atay'ın Babama Mektuplar'ından yola çıkarak yazdığı son öyküsünü mutlaka kaçırmayın)
                Romanlarında ise kadın karakterleri ön plana çıkar.Onun kadınları ne Halide Edip'in (Adıvar) kadınları kadar güçlü ne de Ayşe Kulin/Elif Şafak'ın metropolis ya da başka bir mekana sıkışıp kalmış kadınlarıdır.Kopan'ın kadınları zayıftır.Hep kendileriyle cebelleşir.Daha çok kendilerini bir aile çatışmasının ortasında bulurlar.Bu tip romanlarında yine Çehov'un tarzını kullansa da post moderne yakın bir şekilde de kadınlarına bir bilinçaltı psikolojisi yükler.Bunu çok daha bariz bir şekilde göreceksek son kitabı Aile Çay Bahçesi derim.
                 Kitabın arka kapağında bahsedildiği gibi Müzeyyen için her kadının okurken ondan izler bulacağı tam anlamıyla doğru değildir.Aksine Müzeyyen, her kadının kendine bulmak istediği ya da kaçındığı özellikleri barındırır.Kitabın her sayfasında kendimizi Müzeyyen'in paranoyalarla dolu karşılaşmalarında buluruz.Daha çok aile ortamında gelişen bu karşılaşmalarda ağırlıklı olarak Yekta Kopan, birbirine zıt kutuplu iki kardeş anlatır.Negatifi Müzeyyen,pozitifi Çiğdem taşır.Hatta bu ikisine göre değişir tabi.Ayriyeten kitabı okurken bazen kendinizi bir François Ozon filmi içinde bulurken bazen de bir insana dair belgeselin içinde bulursunuz.İnsanlığın gün geçtikçe sönmeye başladığını,hayatlarımızın daha da kirlendiğini Yekta Kopan, Müzeyyen'in içinde bulunduğu iç savaşla paralellik kurarak anlatır.Bu açıdan da Yekta Kopan'ın öyküleri kadar romanları da başarılıdır.
                                            
                                              3)GECE GÜNDÜZ VE CUMARTESİ

                       Kültür sanat camiası aslında Yekta Kopan'ı bu iki programıyla tanımıştır.Herkese göre Cumartesi, renkli konukları ve bir müzik ziyafeti sunan formatıyla daha ilgi çekici de olsa benim favorim Gece Gündüz'dür.Kültür sanat haberlerini aktarmak,konuklarla röportaj yapmak o kadar da zor bir iş değil.Hatta çok fazla farklı bir şey de sunmuyor.Lakin Yekta Kopan'ın içten,samimi anlatımları,konuklarıyla röportaj değil de tam bir sanat söyleşisi yapan,yüzündeki tebessümü sürekli kaybetmemeye çalışan sunumu bu program için önemli bir nitelik taşıyor.Ayrıca temiz türkçesi,diğer sunucular gibi lafı eveleyip gevelememesi de bunun başka bir artısıdır.Bunun yanında çağırdığı konuklarıyla her zaman uygun bir dil yakalar.Tam da onlara hitap eden söyleşileriyle,sorularıyla hatta konularını açtıkları sanatçı isimleriyle pek çok kişinin ufkunu açar. (Misal bu program sayesinde Yekta Kopan'ın da sıkça dinlemiş olduğu Melody Gardot hanımefendiyi o zaman keşfetmiştim) Yarım saat gibi belli bir süresi de olsa Yekta Kopan'la Gece Gündüz gerçekten keyifli bir programdı.Ama maalesef artık Yekta Kopan'ı pek televizyonlarda bu tip programlarda göremiyoruz.
                        Her ne kadar Gece Gündüz önemli bir kültür sanat programı da olsa Cumartesi farklı bir programdır.Yekta Kopan konuklarını magazinden değil gerçekten kültür sanata gönül vermiş insanlardan seçer.Bir de programın bazı bölümleri vardır ki ana haber bültenlerinin bile söylemediği flaş haberler sunar. Misal NTV'deki son programında Özge Özder,Memet Ali Alabora,Pınar Öğün ve Suzan Kardeş'in konuk olduğu bölümde tiyatrocu Ali Sürmeli'nin o meşhur yumurta davasını Özge Özder ilk kez Cumartesi'ye anlatmıştı.ArtıBir kanalında yeni formatıyla yine birkaç bölüm dayanan Cumartesi'de yine farklı bir şey vardı.Belki de televizyonda sadece Beyaz Show ve Avrupa Yakası'nın final bölümünde rastladığımız meşhur komedyen Cem Yılmaz'ı Cumartesi'de görüp Kopan ve Yılmaz'ın meşhur sohbetine de o zaman dahil olmuştuk.
                      Kısacası bu iki programla Yekta Kopan, edebiyat,animasyon filmlerin yanında müthiş sunumuyla bu programlarda kültür sanat adına yeni şeyler yapmış ve başarmıştır.Bu arada Cannes Film Festivali'ni NTV'de o canlı anlatımıyla sunanın da Yekta Kopan olduğunu unutmamalıyız.

                  4)ALTYAZI'DAKİ SİNEFİL SUALLERDEN OT'TAKİ TATLI ANILARA...

                              'Sinema' dergisi kapandığından beri benim için dergi sektörü büyük bir boşluk içindeydi.Artık ne sinemaya gitmek ne de bununla ilgili bir şeyler okumak içimden gelmiyordu.Piyasada da belki Sinema kadar değil ama yine de olumlu eleştiriler alan Altyazı dergisine de o zaman merak sarmıştım.Dolu dolu içeriği olan sinema dergisi Altyazı'nın son sayfalarında 'Meraklı Bir Sinefilin Aklına Takılanlar' bölümünün altında işte o meşhur isim yazıyordu.Yekta Kopan her ay ister popüler isterse underrated bir film olsun, o filmle alakalı sorular sorar dergide.Ama bu sorular öyle , yönetmen ne anlatmak istemiş/oyuncuya yakışmış mı? tarzı sorular yerine zaten cevabını kendisi veren ve okuyucuyu filmdeki o kaybolan detayları bulmaya yönelten bir nevi tecahülü arif sanatı yapan soruları vardır.Büyük Budapeşte Oteli hakkında ettiği suallerinden birinde filmdeki belboyu oynayan çocuğu flüt çalan çocuk tablosuna benzetir.Ya da Gustave H'nin sözlerini kimler not defterlerine ekledi? vb.sinefillere de bir yandan rehber olacak sualler sormaya devam eder.
                               OT dergisi ise Yekta Kopan için bir anı defteridir.Bu anılar da tabi çok öyle Yekta Kopan'ın kültür sanat hayatına yönelik geçmişi değil, az çok hepimizin rastlayabileceği türdendir.Ama bu anıların en önemli özelliğiyse Yekta Kopan yaşadıklarından öyle bir bağlantı kurar ki son cümlelerde gündeme de vurgu yapar.Örneğin, bu ayki sayıda çocukluğunda ayrı bir yeri olan herkesten farklı bir amaçla kullanan ''Saatli Maarif Takvimi'' ni Fırat Budacı'nın meşhur 'Kaç Yıl Oldu' tarzı bir retro bir yoklamayla yıl içinde kaybettiğimiz bütün çocukları ve insanları hatırlatarak anlatır.Bu teknikte Kopan'ın yazılarında hiçbir zaman tutarsız kalmamakla beraber yazının akıcılığını da bozmaz.
                                 Yekta Kopan'ın mecmua sektöründe bu iki derginin dışında yazdığı gene kültür sanatla ilgili,şehrin nabzını tutan yazılarını içeren dergileri de mevcut.
                                                    
                                 5)SANAL ALEMDE SORGULAMADAN DURAMAYAN
 
                             Sanal alemde Yekta Kopan dediğimiz zaman aklımıza en yakın olarak Fil Uçuşu adlı blogu ve tweetleri geliyordur.Kısaca Fil Uçuşu adlı blogundan bahsedersek, Kopan burada OT'tan farklı olarak tam anlamıyla kültür sanatla ilgili leziz yazılar yazar.Tarihte bugün köşesiyle bilinmedik sanatçılardan bahsederken bazen bir filmi okur bazen de ince ince gündeme göndermeler yapar.Tabi bunun yanında tıpkı Cumartesi gibi kültür sanatla ilgili ilk haberleri bazen onun blogunda görürüz.Altın Palmiye ödüllü Kış Uykusu'nun ilk analizini ve eleştirisini hatta izlenimlerini de Yekta Kopan'ın Fil Uçuşu'ndan takip etmiştik.
                            Twitter ise Yekta Kopan'ın bir nevi panel sunumlarıyla doludur.Sanal alemde sorgulama kısmı bu platformda başlar.Sadece kültür sanatı değil,son yıllarda çokça gerçekleşen eylemleri,kaybettiklerimizi,140 karaktere uygun bir şekilde sorgular.Her seferinde twitter'ın nasıl kullanıldığına dair dikkat çekici ve uyarı niteliğinde tweetler atar.Ama hakikaten Kopan twitter'ı layıkıyla kullanan nadir kullanıcılardandır.Diğerleri gibi sürekli komik videolar,fotolar paylaşmaz.İroniyle harmanlaşmış,RT ve FAV olsun da yeter kafasında espriler yapmaz.O sürekli de tweet atmaz.Ama attığı zaman da çoğu kullanıcının timeline kısmı Kopan'ın tweetleri ile dolup taşar.Onun hayata bakışı,gündemle ilgili görüşleri,duyuruları ve haberimizin bile olmadığı ödülleri yer yer tweetlerinde saklıdır.

                     Yazıyı bitirirken, bu yazıyı yazmayı hep aklımın bir köşesinde yer edindiğini hatırlatmak isterim.Yekta Kopan'la çok tanışmak istiyorum ama bir türlü nasip olamadı.Umarım yüz yüze karşılaşırız ve bunları ona da aktarmak isterim.Ama neyseki yukarıda bahsettiklerim de Yekta Kopan'ı tanıma açısından bir hazinedir.Kültür sanata büyük katkısı vardır Yekta Kopan'ın.Düzgün Türkçe kullanımı,dürüstlük,insan olma adına Yekta Kopan gerçekten tanışamasakta bildiğim en şahane adamlardandır.