Monday, June 30, 2014

Kapadokya Ardında Bir Kış Uykusu...





              Nuri Bilge Ceylan, her şeyden önce seyircisine güvenen bir yönetmen.Filmlerinde uyguladığı başarılı tekniklerden ziyade onun her bir filmi seyircileri için bir tanışma faslı aslında.Uzak,İklimler,Mayıs Sıkıntısı ve Üç Maymun ile az çok kendini belli eden Nuri Bilge Ceylan bu filmleriyle minimalist sinema konusunda Tarkovski ve Bergman gibi auteur yönetmenlere olan saygısından da çokça söz etmişti.Bir Zamanlar Anadolu'da ise Nuri Bilge Ceylan'ın dönüm noktası olmuştur bana kalırsa.Ceylan, o filmle minimalist sinema hatta arthouse sinemasında çok sevdiği Anton Çehov'dan esintiler taşıyan kriminal bir bakış açısı geliştirerek artık kendisinin de daha başarılı işler yapacağı belirginleşmişti.İşte bu yılın Cannes Film Festivali'nde 'Altın Palmiye' ödülünü alan yönetmenin son filmi Kış Uykusu ile bu başarısının artık daha da pekiştiğini söyleyebiliriz.

              Kış Uykusu'nun  NBC (Nuri Bilge Ceylan) filmografisi içerisinde özel bir yeri var.Zira yönetmen çok sevdiği Çehov'un yanına Dostoyevski tadında diyaloglar yerleştirirken, karakterlerini de taşranın alt kültüründen değil,kendi yalnızlığında gittikçe tükenmekte olan aydın kesimden seçmiş.

              Seçtiği bu aydın kesimden karakterler aslında filmin ana iskeletini oluşturuyorlar.Hem de bu karakterler bir metafor yerine kendi içlerinde bir eleştiri taşıyorlar.Bu yüzden film içerisinde karakterlerin yeri ve her birinin filmdeki konumu önemli.

         BUNDAN SONRAKİ KISIMLAR FİLMLE İLGİLİ DETAYLAR İÇERMEKTEDİR...

         

               Aydın ( Haluk Bilginer), filmin derdini anlatmada sırtını yasladığı bir karakter.Kendisi uzun yıllar tiyatroya gönül vermiş,Kapadokya'da babasından yadigar kalan bir butik otelde gelen turistlerlere misafirperverlik yaparken çok az okunan bir yerel gazeteye güncel yazılar ve ''Türk Tiyatrosu'nun Tarihi'' başlıklı kitap yazmaktadır.Aydın'ın üslubu ve yazılarında kullandığı malzeme aslında her şeyi ifade ediyor.Şayet Aydın,her yazısında kafasındaki tutarsız düşüncelerle farklı kesimleri malzeme olarak kullanmakta.Kendisine fevri davranan hoca için bile dini, malzeme olarak kullanıyor.Ve gün geçtikçe de artık yaşadıklarını unutmaya başlıyor.Yani kendi deyişiyle hem kendisine karşı hem de hayata karşı daha da yaşlanıyor ve yabancılaşıyor.

              Necla (Demet Akbağ), anı yaşamaya çalışırken aslında ömrünün bütün güzel anlarını kendini avutma kaygısıyla tüketmiş bir kadın.İstanbul'un metropolis atmosferinden kaçıp Aydın'ın oteline yerleşmiş.Necla, Aydın'a yönelttiği eleştirilerle Aydın'ı seyirciye daha detaylı analiz eden bir karakter.Çünkü Necla, Aydın'ın son yazısıyla ilgili düşüncelerini aktarmaya başladığında Aydın'ın eleştiriye açık olamayıp,bu durumu kabullenmemekte faturayı Necla'ya kesmesi Türk aydının içine düştüğü durumu çok iyi anlatıyor aslında.Bunun yanında Necla'nın bir de ''kötülüğe karşı koyamama'' mevzusu var.İlk başta biz bunu sürekli abartılarak konuşulan,laf olsun diye söylenen entellektüel bir sohbet sanarken ilerleyen sahnelerde Necla'nın tıpkı Aydın gibi sorunlarından kaçmak için ihtiyacı olarak kullandığı bir mevzu.Öyle ki boşandığı sarhoş kocası Necdet'le olan problemlerini bu üç kelimeyle halletmek istiyor.Tabi ne kız kardeşi Nihal ne de Aydın onu kaale bile almıyor bu konuda.Ayriyeten Necla'nın içine düştüğü can sıkıntısının da bir lüks haline gelmesi Necla için her şeyi anlatıyor: ''Can sıkıntısının bile lüks olduğu şu hayatı  dolu dolu yaşamak yerine kendinize bir meşgale bulma kaygısıyla yaşarsanız çoktan yaşlanmışsınız demektir!''

             Nihal (Melisa Sözen), ne Aydın'ı ne de Necla'yı umursuyor.O da kendine başka bir meşgale bularak,ne idüğü belirsiz yardımsever komitesiyle ihtiyacı olan okullara,evlere vb. kurumlara yüklü miktarlarda para bağışı yapıyor.Ama bunu gerçekten içinden geldiği için değil itibarı yükselmekle birlikte yardımsever etiketi taşımayı istediği için.Yani anlayacağınız Nihal de kendi kış uykusunda kaybolmakta olan bir karakter.Aydın ile olan ilişkileri de gün geçtikçe daha çıkmaz bir yol alıyor haliyle.

            Yan rollerdeki karakterlerde ise Hamdi Hoca (Serhat Kılıç) ve ağabeyi İsmail (Nejat İşler) filmin bir diğer noktası.Aydın bu iki kardeşin ev sahibi.Kardeşlerin maddi durumu kötü olduğundan kirayı geciktirmişler.Ama Aydın'ın mali danışmanları ve avukatları hemen  icra belgesiyle evde ne var ne yoksa götürmüşler.Götürürken de kavgaya tutuşan İsmail'i dayak yerken gören oğlu da hıncını Aydın'dan almak için Aydın'ın arabasının camına taş atıyor.Bu olay sonrası kardeşlerin bakış açıları da şekillenmiş oluyor.İsmail bahane buldular sanıp kirayı başlarına kaktıkları için Aydın'a fevri davranıyor.İsmail'in asabi davranışlarını ve kira meselesini kapatmak için lafı her seferinde eveleyip geveleyen Hamdi Hoca ise İsmail'in başkaldırışına rağmen o teslim olmayı tercih ediyor.

             FİLMLE İLGİLİ DETAYLAR BİTTİ.BUNDAN SONRAKİ KISIMLARDA SÜRPRİZBOZAN DETAYLAR YOK...

             Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerinde hep dikkatimizi çeken fotoğrafçılığını da kullanarak çektiği karelerdir.Bunun olmasında yönetmenin en büyük avantajı görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki'dirBu filmde de Tiryaki'nin ,Kapadokya'nın emsalsiz bir şekilde kartpostal estetiğinde çektiği kareleri var.Gerçekten muazzam kareler! Bora Gökşingöl'ün kurgusu ve otel odalarının tasarımında Sanat Yönetmeni Gamze Kuş'un (yapım konusunda Zeynep Özbatur Atakan'ın da emeği büyük) filmde çıkarttıkları işse alkışa değer doğrusu!

              Filmin en büyük artısı teknik anlamdaki bu görsel şölenin Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan'ın senaryosunun önüne geçmemesi.Aynı şekilde senaryonun da. Senaryoda NBC ve Ebru Ceylan alışkın olduğumuz Çehov havasını yaşatırken farklı olarak diyaloglarda hatta unutulmaz repliklerde Dostoyevski,Voltaire ve Shakespeare gibi yazarlardan da ilham almışlar. (Otelin adının Othello olması,son sahnedeki sarhoş muhabbetinde öğretmenin Shakespeare'den bir veciz söylemesi gibi) 

               Maddi zevklerin manevi değerlerle olan çatışması,paranın insanları nasıl değiştirdiği (paraların ateşe atıldığı sahneye dikkat) boşvermişlikle beslenen mizahı,Türk aydının içine düştüğü yalnızlığı ve sorunları,enfes kareleri,başarılı oyunculukları (yan rolde Ayberk Pekcan ve Nadir Sarıbacak ve usta tiyatrocu Tamer Levent çok iyi) ve tabiki üstüne çok konuşulacak senaryosuyla Kış Uykusu, Türk Sineması'dan hem aldığı ödül hem de vermek istediği mesajlar, yöneltmek istediği eleştiriler bakımından gurur verici bir filmdir.Nuri Bilge Ceylan var oldukça Türk Sineması daha da başarılı işlere imza atacaktır.Bundan kuşkunuz olmasın.

NOT: Filme açılan davayla ilgili de bir iki şey söylemek istiyorum.Birincisi yılkı atının kalın iplerle/halatlarla zar zor çekiştirildiği sahnede ben rahatsız olmadım.Çünkü o atı da çekiştiren bir at satıcısı ve o satıcının konuşmalarından anlarsanız atı gönlü istediği gibi getirmeye hiç niyeti yok.Zaten son sahnelere doğru bu konuda rahatsız olmuş olsanız bile o sorun çözülmüş olacak.Tavşan meselesi tartışılır.Aydın, tavşanı vurduğunda tavşan hala nefes alıyor ve vücudunda derin yaralar var.Bu biraz sıkıntı yaratabilir ama bana kalırsa Nuri Bilge Ceylan, bu sahnede tavşanı Aydın'la bütünleştirmek istemiş.Tavşan ölmüyor ama acı çekiyor.Tıpkı Aydın gibi.Filmi izleyince daha iyi anlayacaksınız.İyi seyirler....

SON BİR NOT: Filmle ilgili herkes Ingmar Bergman'dan esintiler taşıdğını söylüyor.Evet bu mümkün.Ama bana kalırsa  NBC, Kapadokya detaylarını ve Türk aydını,sanatçısı sorunları üstüne değinirken aklıma Andrei Tarkovsky'nin başyapıtı Stalker geldi.Stalker da aynı yöntemi uyguluyordu zira.Karda kışta atın zar zor gidebildiği sahnelerse ilk Altın Palmiye ödüllü filmimiz Şerif Gören imzalı Yol'u anımsattı.

            

      


        
        
       

      

No comments:

Post a Comment

Ne Gelmiş?