Wednesday, June 11, 2014

3x 3D: Dijital Sinema Tarihi



             Bütün o ihtişam Lumiere Kardeşler'in ilk deneyimiyle başladı.Geliştirdikleri sinematografla o gün salondaki binlerce kişiye eşsiz bir deneyim yaşatmıştı. Beyazperdeden gördükleri hızla ilerleyen tren o an o büyünün etkisi altında kalanlar için unutulmaz bir andı.Salondan apar topar kaçışmaya başladılar.İşte o zaman ilk sinema gösterimiyle aslında bugünkü dijital teknolojinin de sinyallerini veriyordu.Daha modern anlamıyla 3D teknolojisi.

             Sessizden sesliye, tek mekandan devasa stüdyolara, Slapstick filmlerden yeni gerçekçilere derken bu rekabet 3x3D filmlerin seri üretimini arttırdı.Türkiye'nin bu seri üretimi görmesiyse James Cameron'ın yönetmenliğini yaptığı Avatar ile başladı.Ardından çizgi roman uyarlamaları, animasyon filmler,bilim kurgu filmleri hatta geçtiğimiz senenin Cannes Film Festivali'nde açılışını yapan Baz Luhrmann imzalı Muhteşem Gatsby de bu teknolojiden nasibini aldı.

              Hal böyle olunca sinemanın seyri de değişmiş oldu.Kimin neye göre gidip izlediği,hangi türün daha rağbet gördüğü konuları daha bariz bir biçimde görülmeye başlandı.İşte Edgar Pera,Peter Greenaway ve Jean-Luc Godard imzalı 3x3D, bu gündemin nabzını tutmaya çalışıyor.Cannes ve 33.İstanbul Film Festivali'nde de olumlu eleştiriler alan film bugün Ankara Film Festivali seçkisinde de yer aldı.

              Film 3 bölümde anlatılıyor.Her bir bölümde genel olarak aynı meseleyi anlatsalar da farklı bir yönetmenin gözüyle izliyoruz.İlk bölüme (Tam Zamanında) Peter Greenaway ile başlıyoruz.Filmin derdini anlatma faslının başladığı bu bölümde bir kentin Ortaçağ dönemine tanıklık ediyoruz.Dönemin önemli olayları ve adamları anlatılırken 3D teknolojisi hiç olmadığı kadar devreye giriyor.Hem de seyirciyi daha çok yoran sekanslarla yapıyor bunu. Sıradışı geçişler,uçuşan yapraklar,ağızdan çıkan dalga fontlu uzun cümleler derken yakın planlarla desteklenmiş saray bölümleri izleyiciye bir tarihi müze gezisi yaşatıyor adeta.Canlı renklerle beraber klasik müziği de ihmal etmiyor esasında.Seyirciye son derece eşsiz ve yer yer anlamsız gelen bu tarihi yolculukta aslında sinemanın da tarihi de anlatılıyor.Sinema dilini ve tekniğini 3D ile harmanlayan sahnelerde bunu görmek mümkün.Aynı zamanda ilk bölümde filmin ilk derdi olan: 'Sinema hikaye anlatma sanatı mıdır?' sorusuna da yeni bir yorum görüyoruz.Bu yeni yorumda, tarihi olaylar anlatılırken bir yandan sinemanın kalıplaşmış kurallarına uyulurken bir yandan bu kalıplaşmış kurallarla alay ediliyor.Hikaye anlatılıyor ama anlatılırken de efekt bindirmeleri sayesinde sinemanın aynı zamanda hikaye anlatma sanatı olmadığı ironik bir şekilde gösterilmiş oluyor.

             İkinci bölümde (SineSapiensler)  filmin derdini daha açık,abartılı ve muzip anlattığına tanık oluyoruz.Bu bölüm Portekizli Yönetmen Edgar Pera'ya ait.Tiyatroda in yer face türünün sinemaya uyarlanmış hali bu bölüm.Yani seyirci de katılıyor bu bölüme.Seyircinin katıldığı bu bölümde tam anlamıyla sinemanın gelişimini ve toplumlar üzerinde etkilerini inceliyoruz.İkinci bölümün hedefinde sinema seyircileri var.Kendi deyimleriyle SineSapiensler. Beyazperdedeki ekrandan çıkan çılgın bir profesör ve smokin giyimli bir sessiz sinema yıldızının kapışması olurken 3D gözlükleriyle ekrana bakan seyircinin salondaki tutumları da doğrudan etkilenmiş oluyor.Profesör ve yıldız arasındaki laf dalaşında olan oluyor ve profesör seyircilerden intikamını almaya başlıyor.İntikamın alınmasıyla da 3D'nin seyirci üzerindeki hipnoz etkisini görüyoruz.Daha doğrusu bizim üzerindeki etkisi.Ve yine 3D'nin aşırı şekilde kullanıldığı bu sahneler çok hınzır yöntemler kullanıyor.3D gözlükler çıkınca seyircideki ruh halleri,beyazperdeden salona fırlayan tetikçi palyaçolar,köpekbalıkları keyifli anlar yaşatıyor.Bunu yaparken de sinemanın hikaye anlatma sanatı olup olmadığını bir kenara bırakıp, inceden '3D bu insanlara müstehaktır.Yaşasın SineSapiensler diyerek ikinci bölüm sonlanmış oluyor.

              Üçüncü bölüme (Üç Felaketl) gelirsek ilk iki bölüm için söylediğim yaratıcılıkları bu bölüm için söylemem zor.Jean-Luc Godard'ın olduğu bölümdeyiz.Genel anlamda o iki bölümden sonra buna ne gerek vardı, dedirten bir bölüm.''Zarlar ve Yıldızlar'' adı altında bu bölümde sanki Godard'ın bir film okuma paneline gitmiş gibi oluyoruz. Slavoj Zizek'in metaforlar ve filmlerden destek alan derin alt metinleriyle dolu sinema felsefesini hatırlatıyor başta.Godard'ın burada derdi yine sinemayla ama bu ilk iki bölümden çok daha farklı ve ucu kapalı.Aslında tam dert sayılmaz.Bu bölüm bir belgesel niteliği taşıyor.Godard'ın sinemaya bakışıyla ilgili bir belgesel.Yer yer duraklamalı bir şekilde konuşan dış sesler,uzun yazılar,bazı filmlerden alınan sahnelerle o anki düşüncelerin paralelliği bu bölümde şekilleniyor.Ancak her atıldığında belli bir sayıyı tutturma derdinde olmayan zarların atıldığı sahneler kafalardaki soru işaretlerini kaldırmıyor.Hatta bu filmin asıl meselesinden kopup dağılmasına neden oluyor.

            3x3D, 70 dakikalık makul süresiyle görsel efektin yoğunlukta olduğu,yorucu ama emsalsiz bir deneyim.Makul süresine rağmen üstüne konuşulacak malzeme ve fikirse saymakla bitmez.Bu film, bütün sinemaseverlere, sinemayla ilgilenenlere hatta bu sanatı yaşam felsefesi haline getirmiş bireylere muazzam bir hediye.Sinemanın tarihini,gelişimini ve etkilerini beyazperdede görmek isteyenler için kaçırılmayacak bir ders niteliğinde.



           

         

         

No comments:

Post a Comment

Ne Gelmiş?