Monday, June 30, 2014

Kapadokya Ardında Bir Kış Uykusu...





              Nuri Bilge Ceylan, her şeyden önce seyircisine güvenen bir yönetmen.Filmlerinde uyguladığı başarılı tekniklerden ziyade onun her bir filmi seyircileri için bir tanışma faslı aslında.Uzak,İklimler,Mayıs Sıkıntısı ve Üç Maymun ile az çok kendini belli eden Nuri Bilge Ceylan bu filmleriyle minimalist sinema konusunda Tarkovski ve Bergman gibi auteur yönetmenlere olan saygısından da çokça söz etmişti.Bir Zamanlar Anadolu'da ise Nuri Bilge Ceylan'ın dönüm noktası olmuştur bana kalırsa.Ceylan, o filmle minimalist sinema hatta arthouse sinemasında çok sevdiği Anton Çehov'dan esintiler taşıyan kriminal bir bakış açısı geliştirerek artık kendisinin de daha başarılı işler yapacağı belirginleşmişti.İşte bu yılın Cannes Film Festivali'nde 'Altın Palmiye' ödülünü alan yönetmenin son filmi Kış Uykusu ile bu başarısının artık daha da pekiştiğini söyleyebiliriz.

              Kış Uykusu'nun  NBC (Nuri Bilge Ceylan) filmografisi içerisinde özel bir yeri var.Zira yönetmen çok sevdiği Çehov'un yanına Dostoyevski tadında diyaloglar yerleştirirken, karakterlerini de taşranın alt kültüründen değil,kendi yalnızlığında gittikçe tükenmekte olan aydın kesimden seçmiş.

              Seçtiği bu aydın kesimden karakterler aslında filmin ana iskeletini oluşturuyorlar.Hem de bu karakterler bir metafor yerine kendi içlerinde bir eleştiri taşıyorlar.Bu yüzden film içerisinde karakterlerin yeri ve her birinin filmdeki konumu önemli.

         BUNDAN SONRAKİ KISIMLAR FİLMLE İLGİLİ DETAYLAR İÇERMEKTEDİR...

         

               Aydın ( Haluk Bilginer), filmin derdini anlatmada sırtını yasladığı bir karakter.Kendisi uzun yıllar tiyatroya gönül vermiş,Kapadokya'da babasından yadigar kalan bir butik otelde gelen turistlerlere misafirperverlik yaparken çok az okunan bir yerel gazeteye güncel yazılar ve ''Türk Tiyatrosu'nun Tarihi'' başlıklı kitap yazmaktadır.Aydın'ın üslubu ve yazılarında kullandığı malzeme aslında her şeyi ifade ediyor.Şayet Aydın,her yazısında kafasındaki tutarsız düşüncelerle farklı kesimleri malzeme olarak kullanmakta.Kendisine fevri davranan hoca için bile dini, malzeme olarak kullanıyor.Ve gün geçtikçe de artık yaşadıklarını unutmaya başlıyor.Yani kendi deyişiyle hem kendisine karşı hem de hayata karşı daha da yaşlanıyor ve yabancılaşıyor.

              Necla (Demet Akbağ), anı yaşamaya çalışırken aslında ömrünün bütün güzel anlarını kendini avutma kaygısıyla tüketmiş bir kadın.İstanbul'un metropolis atmosferinden kaçıp Aydın'ın oteline yerleşmiş.Necla, Aydın'a yönelttiği eleştirilerle Aydın'ı seyirciye daha detaylı analiz eden bir karakter.Çünkü Necla, Aydın'ın son yazısıyla ilgili düşüncelerini aktarmaya başladığında Aydın'ın eleştiriye açık olamayıp,bu durumu kabullenmemekte faturayı Necla'ya kesmesi Türk aydının içine düştüğü durumu çok iyi anlatıyor aslında.Bunun yanında Necla'nın bir de ''kötülüğe karşı koyamama'' mevzusu var.İlk başta biz bunu sürekli abartılarak konuşulan,laf olsun diye söylenen entellektüel bir sohbet sanarken ilerleyen sahnelerde Necla'nın tıpkı Aydın gibi sorunlarından kaçmak için ihtiyacı olarak kullandığı bir mevzu.Öyle ki boşandığı sarhoş kocası Necdet'le olan problemlerini bu üç kelimeyle halletmek istiyor.Tabi ne kız kardeşi Nihal ne de Aydın onu kaale bile almıyor bu konuda.Ayriyeten Necla'nın içine düştüğü can sıkıntısının da bir lüks haline gelmesi Necla için her şeyi anlatıyor: ''Can sıkıntısının bile lüks olduğu şu hayatı  dolu dolu yaşamak yerine kendinize bir meşgale bulma kaygısıyla yaşarsanız çoktan yaşlanmışsınız demektir!''

             Nihal (Melisa Sözen), ne Aydın'ı ne de Necla'yı umursuyor.O da kendine başka bir meşgale bularak,ne idüğü belirsiz yardımsever komitesiyle ihtiyacı olan okullara,evlere vb. kurumlara yüklü miktarlarda para bağışı yapıyor.Ama bunu gerçekten içinden geldiği için değil itibarı yükselmekle birlikte yardımsever etiketi taşımayı istediği için.Yani anlayacağınız Nihal de kendi kış uykusunda kaybolmakta olan bir karakter.Aydın ile olan ilişkileri de gün geçtikçe daha çıkmaz bir yol alıyor haliyle.

            Yan rollerdeki karakterlerde ise Hamdi Hoca (Serhat Kılıç) ve ağabeyi İsmail (Nejat İşler) filmin bir diğer noktası.Aydın bu iki kardeşin ev sahibi.Kardeşlerin maddi durumu kötü olduğundan kirayı geciktirmişler.Ama Aydın'ın mali danışmanları ve avukatları hemen  icra belgesiyle evde ne var ne yoksa götürmüşler.Götürürken de kavgaya tutuşan İsmail'i dayak yerken gören oğlu da hıncını Aydın'dan almak için Aydın'ın arabasının camına taş atıyor.Bu olay sonrası kardeşlerin bakış açıları da şekillenmiş oluyor.İsmail bahane buldular sanıp kirayı başlarına kaktıkları için Aydın'a fevri davranıyor.İsmail'in asabi davranışlarını ve kira meselesini kapatmak için lafı her seferinde eveleyip geveleyen Hamdi Hoca ise İsmail'in başkaldırışına rağmen o teslim olmayı tercih ediyor.

             FİLMLE İLGİLİ DETAYLAR BİTTİ.BUNDAN SONRAKİ KISIMLARDA SÜRPRİZBOZAN DETAYLAR YOK...

             Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerinde hep dikkatimizi çeken fotoğrafçılığını da kullanarak çektiği karelerdir.Bunun olmasında yönetmenin en büyük avantajı görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki'dirBu filmde de Tiryaki'nin ,Kapadokya'nın emsalsiz bir şekilde kartpostal estetiğinde çektiği kareleri var.Gerçekten muazzam kareler! Bora Gökşingöl'ün kurgusu ve otel odalarının tasarımında Sanat Yönetmeni Gamze Kuş'un (yapım konusunda Zeynep Özbatur Atakan'ın da emeği büyük) filmde çıkarttıkları işse alkışa değer doğrusu!

              Filmin en büyük artısı teknik anlamdaki bu görsel şölenin Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan'ın senaryosunun önüne geçmemesi.Aynı şekilde senaryonun da. Senaryoda NBC ve Ebru Ceylan alışkın olduğumuz Çehov havasını yaşatırken farklı olarak diyaloglarda hatta unutulmaz repliklerde Dostoyevski,Voltaire ve Shakespeare gibi yazarlardan da ilham almışlar. (Otelin adının Othello olması,son sahnedeki sarhoş muhabbetinde öğretmenin Shakespeare'den bir veciz söylemesi gibi) 

               Maddi zevklerin manevi değerlerle olan çatışması,paranın insanları nasıl değiştirdiği (paraların ateşe atıldığı sahneye dikkat) boşvermişlikle beslenen mizahı,Türk aydının içine düştüğü yalnızlığı ve sorunları,enfes kareleri,başarılı oyunculukları (yan rolde Ayberk Pekcan ve Nadir Sarıbacak ve usta tiyatrocu Tamer Levent çok iyi) ve tabiki üstüne çok konuşulacak senaryosuyla Kış Uykusu, Türk Sineması'dan hem aldığı ödül hem de vermek istediği mesajlar, yöneltmek istediği eleştiriler bakımından gurur verici bir filmdir.Nuri Bilge Ceylan var oldukça Türk Sineması daha da başarılı işlere imza atacaktır.Bundan kuşkunuz olmasın.

NOT: Filme açılan davayla ilgili de bir iki şey söylemek istiyorum.Birincisi yılkı atının kalın iplerle/halatlarla zar zor çekiştirildiği sahnede ben rahatsız olmadım.Çünkü o atı da çekiştiren bir at satıcısı ve o satıcının konuşmalarından anlarsanız atı gönlü istediği gibi getirmeye hiç niyeti yok.Zaten son sahnelere doğru bu konuda rahatsız olmuş olsanız bile o sorun çözülmüş olacak.Tavşan meselesi tartışılır.Aydın, tavşanı vurduğunda tavşan hala nefes alıyor ve vücudunda derin yaralar var.Bu biraz sıkıntı yaratabilir ama bana kalırsa Nuri Bilge Ceylan, bu sahnede tavşanı Aydın'la bütünleştirmek istemiş.Tavşan ölmüyor ama acı çekiyor.Tıpkı Aydın gibi.Filmi izleyince daha iyi anlayacaksınız.İyi seyirler....

SON BİR NOT: Filmle ilgili herkes Ingmar Bergman'dan esintiler taşıdğını söylüyor.Evet bu mümkün.Ama bana kalırsa  NBC, Kapadokya detaylarını ve Türk aydını,sanatçısı sorunları üstüne değinirken aklıma Andrei Tarkovsky'nin başyapıtı Stalker geldi.Stalker da aynı yöntemi uyguluyordu zira.Karda kışta atın zar zor gidebildiği sahnelerse ilk Altın Palmiye ödüllü filmimiz Şerif Gören imzalı Yol'u anımsattı.

            

      


        
        
       

      

Wednesday, June 25, 2014

"Transformers: Age of Extinction" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler


Kerem Akça: Yanlış yollara sapmamasıyla fazla sekme yaşamayan, saf bir blockbuster eğlenceliği.

Ali Ulvi Uyanık: Şahane bir prolog. Sonrası baş döndürücü hız ve hareket. Yorulmuş çıkıyorsunuz. IMAX tercih edilmeli.

Salihcan Sezer: Klasik Amerikan aile vurgusu, Chevrolet başta bitmek bilmeyen reklamları, sığ oryantal bakışıyla aşırı çiğ.

Serkan Çellik: Transformers'ı izlerken yine görselliğe aklım gitti. Shia LaBeouf'dan kurtuldukları da iyi olmuş.

Gözde Özen: Dört filmlik malzemeyi bir seferde izlemek yorucu oldu.

Seçil Toprak: İzleyecek kimsenin metin umurunda değildir ama Transformers Kayıp Çağ'ın metni çok kötü.

Eylem Kaftan: Hiç bitmeyecek sandım!





Thursday, June 12, 2014

"Kış Uykusu" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler


Burak Göral: Rus klasik romanları gibi edebi bir tatmin duygusu veren, yanında büyük bir sinemasal hazzı da başarıyla taşıyan, farklı okumalara imkan veren şahane bir Nuri Bilge Ceylan filmi.

Ali Ulvi Uyanık: Üşümüş ruhların karanlık bölgelerine bitmesini istemediğiniz bir yolculuk.

Halil İbrahim Sağlam: Edebi diliyle romanesk atmosferini harmanlayıp insan ruhunun derinliklerine inen, 196 dakikanın su gibi aktığı bir başyapıt. Oyunculuklar tıpkı Bir Zamanlar Anadolu'da'daki gibi toplu performans olarak harika. Mizahi dokunuşlar ve üstün sinematografi yine zirvede.

Ceylan Özçelik: Türkiye sinemasında önümüzdeki birkaç yıl film yapılmasa mı! Daha iyi bir senaryo ne kadar mümkün olabilir ki. Kış Uykusu'nun diyaloglarına laf edenler, sanırım ömürleri boyunca yalnızca Woody Allen filmleri izlediler. Türkiye Sineması son yıllarda bu kadar sağlam bir sosyolojik kazı ve kanlı canlı karakterler geçidi görmedi çünkü!

Soner Yıldırım: Kış Uykusu'nun sağladığı sinemasal doygunluk sinemamızda karşılaştırılamaz bir yer ediniyor. 100. yılda yeni bir eşik var karşımızda.

Sadi Çilingir: Kış Uykusu kusursuz. 196 dakikalık filmde insan 1 dakika sıkılmaz mı? Sıkılmaz. Sinemaseverim diyen herkes mutlaka izlemeli. "Sinema nedir?" diye sorduklarında karışık ve açıklayıcı cümleler kurmaya gerek yok. "Kış Uykusu" diye cevap verebilirsiniz.

Kaya Özkaracalar: Sınıfsal eleştirisi yoğun bir film, salt NBC filmografisi bağlamında değil. Yeni Türkiye Sineması'nın bu açıdan en yoğun filmlerinden.

Aslı Özgen Tuncer: Kış Uykusu çok şekspiryen - kendi kendine yabancılaşmada, kendi kendini tiye almada, paramparça etmede hayranlık uyandıracak kadar acımasız.

Gökhan Kalan: Kış Uykusu, Bir Zamanlar Anadolu'da'dan bile iyi mi, o tartışılır sadece. Tartışılmaz çok iyi bir film.

Banu Bozdemir: Kış Uykusu birçok bileşeni bünyesinde toplamış, konuşan, dinleten ve akan filmleri severim. İnsanın ağır, açık ve kendinden taştığı haller var.

Murat Tırpan: Estetik olarak sağlam ve yapmaya çalıştığı tartışma ile gayet politik bir film. Çok konuşuyor, ama dinletiyor da. Ayrıca Kış Uykusu bence Türk sinemasının en iyi sarhoş masası sahnesine sahip.

Merve Özveren: Edebi bir yoğunluk taşıyan diyalogları ve baştan sona koruduğu inandırıcılığıyla Kış Uykusu 196 dakika boyunca etkisini kaybetmiyor. Yeni bir başyapıt!

Olkan Özyurt: Bir büyük roman-film Kış Uykusu. Klasik edebiyat eserlerinin verdiği tadı veriyor. Çok iyi bir film olmanın ötesinde farklı okumalara da açık.

Rıza Oylum: Görsel bir keyifle birlikte insanın doğasına yönelik diyaloglarıyla usta işi bir yapım olmuş. Kış Uykusu'nda Nuri Bilge Ceylan görselliğine Zeki Demirkubuz diyaloglarının bütünleşmiş hali var. 3 saat 3 dakika gibi akıyor.

Güzin Tekeş: NBC "Kış Uykusu" ile onu diyalogsuz film çekmekle eleştirenlerden intikam almış.

Gözde Özen: Kış Uykusu başyapıt mı bilemedim ama çok sevdim. NBC esinlendiği yazarların karakterleri gibi bir karakter yaratmış Aydın'la. Muazzam adeta.

Alper Turgut: Kış Uykusu, bir Bir Zamanlar Anadolu'da değil, ancak iyi film, o başka.

Seçil Toprak: Kış Uykusu'ndan aldığım ilk tat: Uzak tadında fotoğraflar hatta Mehmet Emin Toprak.

Hilal Çetinder: Kış Uykusu ve karakterleri üzerine ne çok şey yazılır / söylenir ama filmi çok sevdiğimi belirteyim.

Kaan Karsan: Kış Uykusu başyapıt. Aydın karakteri yerli sinemanın zirvelerinden. Haluk Bilginer muhteşem ötesi.

Tuğçe Madayanti: Şahane bir film. Varoluş sancısını ve bulantısını insan doğasıyla birleştirip çekinmeden yüzüne yüzüne vuruyor ve afallatıyor.

Fırat Ataç: Ve Nuri Bilge Ceylan yaşayan en büyük yönetmenlerden biri olduğunu şüphe götürmez bir gerçeğe dönüştürmüştür.

Nihan Bora: Hala sabah izlediğimiz Kış Uykusu'nun etkisindeyim. Muazzam film olmuş.

























Wednesday, June 11, 2014

3x 3D: Dijital Sinema Tarihi



             Bütün o ihtişam Lumiere Kardeşler'in ilk deneyimiyle başladı.Geliştirdikleri sinematografla o gün salondaki binlerce kişiye eşsiz bir deneyim yaşatmıştı. Beyazperdeden gördükleri hızla ilerleyen tren o an o büyünün etkisi altında kalanlar için unutulmaz bir andı.Salondan apar topar kaçışmaya başladılar.İşte o zaman ilk sinema gösterimiyle aslında bugünkü dijital teknolojinin de sinyallerini veriyordu.Daha modern anlamıyla 3D teknolojisi.

             Sessizden sesliye, tek mekandan devasa stüdyolara, Slapstick filmlerden yeni gerçekçilere derken bu rekabet 3x3D filmlerin seri üretimini arttırdı.Türkiye'nin bu seri üretimi görmesiyse James Cameron'ın yönetmenliğini yaptığı Avatar ile başladı.Ardından çizgi roman uyarlamaları, animasyon filmler,bilim kurgu filmleri hatta geçtiğimiz senenin Cannes Film Festivali'nde açılışını yapan Baz Luhrmann imzalı Muhteşem Gatsby de bu teknolojiden nasibini aldı.

              Hal böyle olunca sinemanın seyri de değişmiş oldu.Kimin neye göre gidip izlediği,hangi türün daha rağbet gördüğü konuları daha bariz bir biçimde görülmeye başlandı.İşte Edgar Pera,Peter Greenaway ve Jean-Luc Godard imzalı 3x3D, bu gündemin nabzını tutmaya çalışıyor.Cannes ve 33.İstanbul Film Festivali'nde de olumlu eleştiriler alan film bugün Ankara Film Festivali seçkisinde de yer aldı.

              Film 3 bölümde anlatılıyor.Her bir bölümde genel olarak aynı meseleyi anlatsalar da farklı bir yönetmenin gözüyle izliyoruz.İlk bölüme (Tam Zamanında) Peter Greenaway ile başlıyoruz.Filmin derdini anlatma faslının başladığı bu bölümde bir kentin Ortaçağ dönemine tanıklık ediyoruz.Dönemin önemli olayları ve adamları anlatılırken 3D teknolojisi hiç olmadığı kadar devreye giriyor.Hem de seyirciyi daha çok yoran sekanslarla yapıyor bunu. Sıradışı geçişler,uçuşan yapraklar,ağızdan çıkan dalga fontlu uzun cümleler derken yakın planlarla desteklenmiş saray bölümleri izleyiciye bir tarihi müze gezisi yaşatıyor adeta.Canlı renklerle beraber klasik müziği de ihmal etmiyor esasında.Seyirciye son derece eşsiz ve yer yer anlamsız gelen bu tarihi yolculukta aslında sinemanın da tarihi de anlatılıyor.Sinema dilini ve tekniğini 3D ile harmanlayan sahnelerde bunu görmek mümkün.Aynı zamanda ilk bölümde filmin ilk derdi olan: 'Sinema hikaye anlatma sanatı mıdır?' sorusuna da yeni bir yorum görüyoruz.Bu yeni yorumda, tarihi olaylar anlatılırken bir yandan sinemanın kalıplaşmış kurallarına uyulurken bir yandan bu kalıplaşmış kurallarla alay ediliyor.Hikaye anlatılıyor ama anlatılırken de efekt bindirmeleri sayesinde sinemanın aynı zamanda hikaye anlatma sanatı olmadığı ironik bir şekilde gösterilmiş oluyor.

             İkinci bölümde (SineSapiensler)  filmin derdini daha açık,abartılı ve muzip anlattığına tanık oluyoruz.Bu bölüm Portekizli Yönetmen Edgar Pera'ya ait.Tiyatroda in yer face türünün sinemaya uyarlanmış hali bu bölüm.Yani seyirci de katılıyor bu bölüme.Seyircinin katıldığı bu bölümde tam anlamıyla sinemanın gelişimini ve toplumlar üzerinde etkilerini inceliyoruz.İkinci bölümün hedefinde sinema seyircileri var.Kendi deyimleriyle SineSapiensler. Beyazperdedeki ekrandan çıkan çılgın bir profesör ve smokin giyimli bir sessiz sinema yıldızının kapışması olurken 3D gözlükleriyle ekrana bakan seyircinin salondaki tutumları da doğrudan etkilenmiş oluyor.Profesör ve yıldız arasındaki laf dalaşında olan oluyor ve profesör seyircilerden intikamını almaya başlıyor.İntikamın alınmasıyla da 3D'nin seyirci üzerindeki hipnoz etkisini görüyoruz.Daha doğrusu bizim üzerindeki etkisi.Ve yine 3D'nin aşırı şekilde kullanıldığı bu sahneler çok hınzır yöntemler kullanıyor.3D gözlükler çıkınca seyircideki ruh halleri,beyazperdeden salona fırlayan tetikçi palyaçolar,köpekbalıkları keyifli anlar yaşatıyor.Bunu yaparken de sinemanın hikaye anlatma sanatı olup olmadığını bir kenara bırakıp, inceden '3D bu insanlara müstehaktır.Yaşasın SineSapiensler diyerek ikinci bölüm sonlanmış oluyor.

              Üçüncü bölüme (Üç Felaketl) gelirsek ilk iki bölüm için söylediğim yaratıcılıkları bu bölüm için söylemem zor.Jean-Luc Godard'ın olduğu bölümdeyiz.Genel anlamda o iki bölümden sonra buna ne gerek vardı, dedirten bir bölüm.''Zarlar ve Yıldızlar'' adı altında bu bölümde sanki Godard'ın bir film okuma paneline gitmiş gibi oluyoruz. Slavoj Zizek'in metaforlar ve filmlerden destek alan derin alt metinleriyle dolu sinema felsefesini hatırlatıyor başta.Godard'ın burada derdi yine sinemayla ama bu ilk iki bölümden çok daha farklı ve ucu kapalı.Aslında tam dert sayılmaz.Bu bölüm bir belgesel niteliği taşıyor.Godard'ın sinemaya bakışıyla ilgili bir belgesel.Yer yer duraklamalı bir şekilde konuşan dış sesler,uzun yazılar,bazı filmlerden alınan sahnelerle o anki düşüncelerin paralelliği bu bölümde şekilleniyor.Ancak her atıldığında belli bir sayıyı tutturma derdinde olmayan zarların atıldığı sahneler kafalardaki soru işaretlerini kaldırmıyor.Hatta bu filmin asıl meselesinden kopup dağılmasına neden oluyor.

            3x3D, 70 dakikalık makul süresiyle görsel efektin yoğunlukta olduğu,yorucu ama emsalsiz bir deneyim.Makul süresine rağmen üstüne konuşulacak malzeme ve fikirse saymakla bitmez.Bu film, bütün sinemaseverlere, sinemayla ilgilenenlere hatta bu sanatı yaşam felsefesi haline getirmiş bireylere muazzam bir hediye.Sinemanın tarihini,gelişimini ve etkilerini beyazperdede görmek isteyenler için kaçırılmayacak bir ders niteliğinde.



           

         

         

Monday, June 9, 2014

Ben O Değilim...



             Dünya prömiyerini Roma Film Festivali'nde yapan ve 33.İstanbul Film Festivali'nde 'En İyi Film', 'En İyi Senaryo ödülünü alan ve Sesime Gel filmiyle, 'En İyi Müzik' ödülünü paylaşan Tayfun Pirselimoğlu'nun yeni filmi Ben O Değilim,yönetmenin diğer filmlerinde de sıkça rastladığımız alt kültür ve bu kültürün insanları arasındaki çıkmazlarına bu sefer daha farklı bir pencereden bakıyor.

             Ben O Değilim,Türk sinemasının diğer arthouse (minimal özellikle) filmlerine göre daha durağan sahneler barındırıyor.Bu açıdan filmin anlaşılması,yorumlanması hatta yazılması bile çok kolay değil.Buna bağlı olarak filmi izlemekte büyük bir sabır istiyor.Zira Nihat'ın (Ercan Kesal) bekar ve sığ hayatında bir türlü anlamlandıramadığı kimlik bunalımı için filmde uzun bir evre izliyoruz.Filmde geçen her bir sahne, her bir obje Nihat'ın bu bulantılı yolculuğunda önemli metaforlar taşıyor.

             Nihat'ın bu yolculuğu onunla birlikte bir hastanenin mutfağında çalışan Ayşe'yle tanışmasıyla başlıyor.Daha doğrusu Ayşe'nin Nihat'a olan ilgisiyle başlıyor.Çünkü Ayşe'nin hala hapiste olan kocası Necip Nihat'a çok benzemektedir.Hatta ikiz gibidir.Evinde omlet,patates kızartması ve makarna gibi basit yemeklerden sonra Nihat'ın  sık sık Ayşe'nin evinde yemek yemesiyle sığ hayatı bambaşka bir hal alıyor.Nihat her seferinde daha iştahla yiyor.Ayşe'yle beraber televizyon izleyip,muhabbet edelim derken birden Nihat'ın anlamlandıramadığı kimlik bunalımı da açığa çıkmış olup onun 'Kendini bulma'  evresine geçmiş oluyoruz.Fakat Nihat'ın geçirdiği her bir aşama başka bir aşamayı beraberinde getireceğinden kimlik bunalımı onun ruhsal yalnızlığına dönüşmüş oluyor.

              Filmin her bir sahnesinde Pirselimoğlu ve ekibinin başarılı birlikteliğini görmek hiç zor değil.Bu birliktelik en çokta teknik anlamda kuvvetli.Görüntü yönetimi ve sanat yönetiminin müthiş harmonisi filmi kıymetli kılan etmenlerden.Otel ve hücre sahneleri,o sahnelerin sabit kamera açıları çerçevesinde daha soluk renklerin kullanılması ve bunların uyumlu geçişleri önemli.Tabi bunun yanında Ercan Kesal da filmde önemli bir konumda.Küf,Yozgat Blues ve özellikle bu filmdeki Nihat gibi karakterler için Ercan Kesal'ın biçilmiş kaftan olduğu artık bir gerçek.Bunun en önemli gerekçesiyse Ercan Kesal'ın oyunculuk konusundaki nüansları.Onun oynadığı karakterler anı yaşayan,koşturmacanın içinde olan karakterler değildir.Onun karakterleri genel tabirle alt kültürden beslenir.Çok fazla konuşmaz.Daha çok gözleriyle oynar.Hatta Kesal, oynamaz o an o karakter olur.Terliği giydiği zaman sürüte sürüte yürür,yemeği yerken arada bir şapırdatır,uyandığında sürekli derin nefesler alıp verir,yüzünü sıvazlar vs.Bu yüzden Kesal'ın bambaşka bir oyunculuk sergilemesinde doğaçlamları önemli bir yer tutar.Nihat karakteriyse  Ercan Kesal'ın bu rolleri içinde benim düşünceme göre bir alamet-i farika üstleniyor.Derinliği fazla olan alt metinlerle film egzantrik bir şekilde minimalist sinemaya da yeni bir pencereden bakıyor aslında.Merak unsuru oluşturan karakterler ve ögeler de bu yeniliğin bir parçası.

            Sonuç olarak,hem arthouse hem de Türk sinemasında örneklerine nadir olarak rastlayacağımız bir film bu.İzlemesi ve anlamlandırması güç.Karakterleri farklı olsa da şaşırtıcı derecede aynı kaderi yaşayan insanların hikayesi Ben O Değilim.Kaotik insan evrimine bakışıysa son derece şaşırtıcı.

Filmin Notu:5/4
twitter.com/FilmNotlari



       

           

           

             .