Monday, April 28, 2014

İhsan Oktay Anar'dan Galiz Kahraman Efsanesi (Spoiler İçerir)



              İdris Amil Efendi, Kasımpaşa'da yaşayan, kendine pek fazla hayrı olmayan bir abimiz.Daha doğar doğmaz dedesi onun hayırlı bir birey olacağını,adeta Allah'ın bir lütfu,seçilmiş kişi olduğuna inanmaktadır.Nafile! Efendimiz,mahallede bir prestiji olsun,kızlara bir havam olsun vesilesiyle önce yeraltı dünyasına giriyor.Bir güzel giyiyor hükmünü ama prestij yerine mahallede itibarı iki paralık oluyor.Bunun üstüne çareyi edebiyatta arıyor ve Babalar Kıraathanesi'nde edebiyat kurslarına katılıyor.Kendini vuruyor şiire.Tabi bu süreçte kıraathanede Efgan Bakara adında çulsuz ama çok bilmiş bir zat-ı muhteremle karşılaşıyor.Efgan Bakara,çok bilmiş olmasının yanında da varoluşçu bir muhterem adeta.Her şeyi sorguluyor.Sorguluyor sorgulamasına da abimiz dediğim gibi çulsuz.Tabi en fenası da duygusal ve haliyle de saf.Bakara'nın tek arkadaşı olan efendimiz İdris Amil Hazretleri'nin talih kuşu da o sıralarda başına konuyor.Sinema Artisleri Ajansı'ndan oyunculuk teklifi geliyor.Ama ne yazık ki efendimiz dört ayak üstüne düştüğünü zannederken aslında bütün bu başına gelecek musibetlerde burada başlıyor.Ajansa ilk günden kabul edilse de validesinin mahallede adlarının temize çıkması için oğlunu helal süt emmiş bir kızla evlendirme ısrarı efendimizin hem edebiyat,hem de bu artislik işlerini uzun bir süre sineye çekmesine zorluyor.Olaylar böyle gelişirken efendimiz hüküm giydiği sıralarda Kasımpaşa'nın en cengaver,en baba abilerinden Yarma İskender,ahbabı Remzi'nin kız kardeşini efendimizle baş göz etmeye çalışınca İdris Amil de buna razı gelmek zorunda kalıyor.

              Ama şimdi sıkı durun. Yeşilçam filmlerinde gördüğünüz,en çokta Osmanlı zamanlarını anlatan Ertem Eğilmez filmlerinde gördüğümüz bütün yanlış anlaşılma ve klişeler İhsan Oktay Anar'ın kıvrak ve muzip anlatımıyla yeniden şekilleniyor.Düğün günü İdris Amil Efendimizle, Remzi'nin çetinceviz kız kardeşi Remziye ile evleneceği sırada,düğün pastasının içinden Remzi'nin düşmanlarından biri çıkıyor ve Remzi'yi pastanın içinde boğup öldürüyor.Bunun üzerine imzalar atılsa bile,abisinin kaybı üzerine önce efendimize bir tokat,sonra kendini sokaklara atıyor Remziye.Namusu için kaçıyor yani. E tabi böyle olunca efendimizin adı daha da kirleniyor.Hem de bu sefer çift taraflı. 'Zevcesi şimdi başkalarıyla düşüp kalkar,bi sahip çıkamadı.Karısına namus bekçiliği yaptırıyor' diye hem de.

              Kitap ilerleyen kısımlarda daha da canlanıyor.Zira Anar, bundan sonraki olayları ilk olaylarla öyle güzel bağlıyor ki kitap elden bırakılamayacak hale geliyor.Ama tabi İhsan Oktay Anar, bunu yaparken de nasıl bir film dikkatlice fazla ara verilmeden izleniyorsa kitapta da aynı estetiği istiyor.Ve bu vesileyle paralel kurgusunu herhangi bir devamlılık hatasına kapılmadan,olay örgüsünü de bölümlere ayırmadan okuyucu bir solukta okumaya devam ediyor.Öyle ki olay örgüsündeki ipler fazlasıyla hassas.Okuyucu kitabın bir yerine ayracı koyduğu zaman tekrar başa dönmek zorunda kalıyor.Sağlam hafızanız olsa bile olayların sırasını karıştırmak da cabası(Bu olayı okurken yaşadım tabi) Yani bu kitabı ya uzun yolculuklarda,ya da koltuğunuzda,yatağınızda ara vermeksizin okumanızı tavsiye ediyorum.

               Neyse olaylara dönelim tekrardan.Ailesinin adı iyice kötüye çıktığı için kendilerine özel taksi tahsis etmişler.Şoföre de her ay yüklü miktarda para bayılıyorlardır. İşte bütün her şey burada başlıyor.Efendimizin makus talihini,dest-i izdivacını bu taksi olayında görüyoruz.Adını sanını bilmediğimiz son derece absürd nitelikte bir hırsız çetesinde alıyoruz soluğumuzu. Neuzubillah! Hırsız dediysek namuslu bunlar.Torpil,rüşvet,adam kayırma kitaplarında yazmaz.Bundan sonra ise olanlar oluyor.Basit bir hırsızlık davasıyla başlayan işler, müteahhidin rantçı tehditlerine,yanlış anlaşılmalı gönül kaptırmalara,korsan sektörünün egzantrik ticaretine kadar da geliyor.Ve tabi efendimizin de aynen bu olaylar kadar egzantrik nidası da belki de tek kurtarıcısı oluyor: Hüüüüüüüüüüüüüüüüp, Jjjjjjjjjjjjtttt Nah-ha! (Niheeeeeaaayt Ulan! Falan değil yani)

               Her ne kadar kitabın akıbetini de söylemesem de yarısı kadarını anlattım.Ama bunu dediğim gibi kitabı aralıklar verdiğim için yazmak zorundaydım.Ve bu sorunu yaşayanlar için.Zira cidden toparlaması zor.

               Ama yine de İhsan Oktay Anar, bu kitabıyla alışkın olduğumuz muzip Osmanlı kelimeleriyle dolucu anlatımıyla okuyucuyu sıkmamayı bir kez daha başarıyor.1950 ve 1960 arası bir dönem gibi duran o dönemin ne kadar şaşırtıcı gelse de sorunlarını işlerken aslında bizim şu an yaşadığımız vaziyete de bir selam çakıyor neticede.Sefalet içindeki çaresiz toplumlar,cehaletin getirdiği yarı aydın özentilikleri,hırsızlığın bile günümüzde sanki onurlu bir meslekmiş gibi gösterilmesi (bknz: 17 Aralık ve sonrası) Ve de tabiki korsan ticaretinin tekelleşmesi (Kitapta bu ticaret akla hayale gelmeyecek şekilde resmedilmiş.Çok zekice) 

             Böyle böyle İhsan Oktay Anar, bu meseleleri aynen kitabın arka kapağında yazdığı; 'Eşi benzeri görülmemiş,hem herkes hem de hiç kimse.Dünyadan alacağını tahsil etmeye gelmiş.Romantik bir insafsızlığın bakir tacizcisi.Sıradanlığın üst insanı.Ama hali hazırda tek gayesi kendini algılamak' şeklinde bağdaştırıyor.İşte böyle bir Galiz Kahraman'ın musibetlerle dolu kaotik ve hiciv dolu macerasıdır yani kitap.Bu kitabın bir başka yaratıcılığıysa aşina olduğumuz iyi-kötü klişesini yıkması.Ama şu da var ki kazanan tarafta yok aslında.Aynen bu hayat gibi.Ne iyi,ne kötü.Bu hayatta hiç kimse tam kazanmış,alacağını tahsil etmiş değil sonuçta.

             Sonuç olarak İhsan Oktay Anar'la tanışmak isteyenler başlarda biraz zorlayıcı olsa da hem yazarı,hem anlatımını hem de bu romanı seveceklerdir. Anar'ın olayları anlatırken,birtakım bilimsel ve tarihsel betimlemelerine de tanık olacaklardır.Benden söylemesi,bir okuyun sizde seveceksiniz.İyi okumalar...

Kitabın Notu:5/4
twitter.com/FilmNotlari
twitter.com/Sanatim_Sanat

             

Dante'nin Cehennemini Kurtarmak... (Spoiler İçerir...)




            Melekler ve Şeytanlar, Da Vinci'nin Şifresi gibi kitaplarıyla büyük bir üne kavuşan ve filmleriyle daha çok tanına Dan Brown'ın bu son kitabı ''Cehennem'' de aynı yaklaşımlarla giden serinin 3.kitabı.Kitap yine tarihi değeri yüksek müzelerde,sanat mekanlarında geçerken, insanoğlu-doğa ilişkisi önündeki soruna da modern bir Dante çizgisinde ilerleyerek yazıyor.

            Profesör Robert Langdon'ın kendini makinelere ve kablolara bağlı bir hastanede uyandığına tanık oluyoruz ilk önce.Hemen ardından kirpi saçlı bir kadın suikastçinin Langdon'ı öldürmeye gelmesi, bu olayın arkasında illegal kurumların olması ve hatta ve hattta kilit nokta olarak bütün olay örgüsünun Dante Alligheri'nin çizdiği cehennem tablosu ve Malthus'un hayat kurtaracak olan nüfus teoremi etrafında şekillenmesi. Birden çıkan ajanlar,uzmanlar ve kafada milyonlarca soru işareti

             Dan Brown, yine okuyucularını gizemli ve bilimsel bir maceranın içine atıyor.Dante'nin İlahi Komedyası'nda aldığı demeçler,şiirler ve hatta vecizeler.Dante'ye bağlılığını bu soluksuz romanda bir güzel harmanlamış Dan Brown.Malthus'un nüfus teoremiyle de kitabın asıl kilit noktasını oluştururken bu teoremi kitabın ana teması haline yapıyor. ''Kendi kurduğumuz cehennemi kendimiz yok edeceğiz'' yani. Kitapta Bertrand Zobrist adındaki bir profesör bir virüs geliştirerek bunu tüm insanlığa yaymaya çalışıyor.Mekan olarakta kimsenin aklına gelmedik bir yer olan Dante'nin şiirlerinde de geçen o meşhur karanlık mağaraya ''Yerebatan Sarnıcı'nı seçiyor. Modern ve sıradışı bir ''Veba'' (Albert Camus) romanı gibi görünse de bu evrensel felaket aslında bir Dünya'yı kurtarma projesi olarak gösteriyor Dan Brown. Malthus'un hayat kurtaracak bu nufüs teoremiyle hem de.Şöyle ki,yıllar boyunca büyük devletlerin parçalanıp yıkılmalarında savaşlar kadar bu felaketler daha önemli boyutlarda nice canlar almıştır.Veba,sıtma,tifüs,zattüre, çeşitli virüsler nüfusları büyük oranda azaltmıştır.Ama asıl sorun değil nüfusun azalması değil büyümesi tabi.Zira Malthus, bu felaketleri bir kurtarıcı olarak görüyor.Aksi takdirde sürekli olan gçö teşvikleri,teknoloji ve endüstrinin gelişimiyle insan nüfusu çoğalıyor.Doğal kaynakları tüketen,hatta kendini bile tüketen insan ırkı da daha çok büyümüş oluyor.Bunu aynı Nuh'un o meşhur tufan olayına da benzetebiliriz. bu vesileyle de kürtajın önüne geçmek,doğumları teşvik etmek  gibi nüfus arttırıcı faktörler insanların kendi sonlarını kendilerinin getirmesine sebep oluyor.

               Aslında Bertrand Zobrist'te tam bunu yapmaya çalışıyor.Elbetteki nüfüs arttırma bir insanlık tehdidi de olsa hiç kimse kendi ırkını toptan yok etmeyi göze alamaz.Daha etkili bir çözüm.İnsanları kısırlaştırmak! Böylece hala yaşayan Dünya nüfusu soluduğu her anın tadını çıkaracak,ama bu nüfus patlamasının da önüne geçilecekti.İşte kitabın bütün derdi ve açılaması da burada yatıyor.

                 Melekler ve Şeytanlar,Da Vinci'nin Şifresi gibi hem edebiyat hem de sinema alanında artık kült eserlere imza atan Dan Brown,okuyucuyu bir an bile okuyucunun kitapla olan heyecanını örselemiyor.Aksine sayfalar okundukça heyecan katlanarak daha da artıyor.Ne idüğü belirsiz kurumlar,kişiler,teoremler ve Dante'nin yüceliği bu kitapta baş gösteriyor.Akıcılığıyla,her biri soluksuz okunacak ayrı bölümlerinden oluşan metniyle tam bir film senaryosu estetiği çalışıyor.Ki Brown, bunun da filmini çekmeye hazırlanıyor.Ve tabiki idolündeki oyuncu olarak yine Tom Hanks'i oynatmayı planlıyor.Ayrıca kitabın her bölümü farklı olaylardan oluşuyor.Her ne kadar olay örgüsü böyle ilerlese de Dan Brown,devamlılıkta kafaları karıştırmıyor.Geri dönüşler ve hatırlatmalarla da daha pekişiyor olaylar tabi.

                 Ölmeden önce mutlaka okunacak nitelik taşıyan Cehennem, farklı bir evrenden ziyade farklı bir metaforu ve hatta farklı bir distopyayı sunuyor.Teknolojiden de farklı olarak nüfus tehdidini de bu distopyasında işlemesi de Dan Brown'ın yeniden farkını ortaya konuyor.İyi Okumalar...

Filmin Notu:5/5
twitter.com/FilmNotlari
twitter.com/Sanatim_Sanat


Monday, April 21, 2014

İstanbul Halk Tiyatrosu'ndan Günümüze...




        2006 yılının Aralık ayından Yıldıray Şahinler,Levent Üzümcü, Bahtiyar Engin ve Kemal Kocatürk ''İstanbul Halk Tiyatrosu''nu kurdular.Bahtiyar Engin'in anlatıklarına göre,  bu oluşumda hiçbir din,dil,ırk ayrımı yapılmaksızın,bütün toplumları kucaklayan,toplumun meselelerine oyunlarında yer veren bir kurum İstanbul Halk Tiyatrosu... Oyunların künyelerine de bakarsak genel olarak yönetmenliği Yıldıray Şahinler üstleniyor.Oyuncu kadrosunda ise Cem Davran,Bahtiyar Engin,Erkan Can ve Selin Yeninci'yi görmek mümkün.Yan rollerde de başarılı performanslar sergileyen Simge Defne Çelik, Selim Can Yalçın,Aytek Önal da bu müthiş kadronun genç oyuncuları arasında yer alıyorlar. @Sanatim_Sanat twitter hesabımda da sıkça duyurduğum İstanbul Halk Tiyatrosu oyunları geçtiğimiz günlerde Ankara Şinasi Sahnesi'ne gelmişti.İhtiyar Balıkçı ve Deniz'i kaçırsam da Bezirgan ve Alevli Günler'i kaçırmadım ve izledim.Şimdi bu iki oyuna bir bakalım.



BEZİRGAN: ŞİNASİ USÜLÜ DİNSEL TAŞLAMA KOMEDİSİ



        Öncelikle şunu hatırlatalım.''Bezirgan'' herhangi bir ilçeye bağlı köyü anlatmıyor. Moliere'in meşhur komedilerinden ''Tartuffe'' nin İHT (İstanbul Halk Tiyatrosu) tarafından günümüz koşullarında modern bir uyarlaması.Yıldıray Şahinler'in rejisörlüğünü yaptığı oyunda başı Cem Davran,Bahtiyar Engin ve Selin Yeninci çekiyor.


        Şinasi usülü bir görücü usülü evlilik komedisini,dinsel yozlaşma sınırları içerisinde işlerken bir yandan da toplumumuzun genel meselelerini güzel bir töre komedyasıyla harmanlıyor.Ve oyuncular bunu canlandırdıkları karaktere uygun yapılmış olan maskelerle yapıyor.Testere filmindeki Jigsaw'un maskesini andıran maskelerle de seyirci maskelerin tiyatroda sık kullanıldığı, Commedia dell'Arte formatını da tatmış oluyor.Bu arada maskeler aslında oyunun komedi malzemesinden ziyade en önemli metaforları.Maskeyi takmayan Zikret Bey'in her dediklerine eyvallahları olsa da maskelerin çıktığı yerde kapalı kalmış düşünceler de açığa çıkıyor.

       Konu itibariyle her şey, pimpirikli ve dindar bir adam olan Zikret Bey,Bezirgan adında adı sanı meşhur,din konusunda kendisine 'üstad'' denilecek tarzda bir adamla tanışmasıyla başlıyor.Bu beraberinde Zikret Bey'in iyi niyetini ve dini değerlerini suistimal ederek Bezirgan'ın onun evine yerleşmesini, ve aklını çeldiği fikirleriyle biricik kızı Meryem'i onunla evlendirmeye ikna ediyor.Bezirgan'ın her türlü pisliği,şantajcılığı,hatta Allah'a koştuğu şirkleri göremeyecek kadar aklı ve zihniyeti kör olan Zikret Bey'in imdadına da evin sakinleri yetişiyor.

       Uyarlama gayet başarılı.Yıldıray Şahinler'in rejisörlüğü gayet yerinde.Oyunculara gelirsek.Cem Davran, pimpirikli,dindar ve kafası karışık Zikret Bey'i canlandırırken aynı zamanda hayatı ona ve ailesine zindan eden Bezirgan'ı da harika bir şekilde tasarlanmuş kukla modeliyle canlandırıyor.Kendine göre gerek sesini kalınlaştırarak,jest ve mimiğin uyumuna göre kolunu ve kafasını hareket ettirmesi, özellikle de espri niteliğindeki 'Allah,Allah Alllaaaah!' nidası da bir hayli başarılı.Daha ilk perdeden zincirleme ve karışık kurduğu atasözleriyle,patavatsızlığıyla salonu kırıp geçiren Bahtiyar Engin de harika.O da evin hizmetçisini türün tüm klişelerine uygun olarak oynasa da dublaj ve seslendirmelerinde kullandığı cılız sesi hizmetçiyle müthiş bir uyum sağlıyor.Ve işin ilginç tarafı maskesini de oyun sonuna kadar çıkarmayan tek kişi o. Diğer oyunculardan Selin Yeninci ve Simge Defne Çelik'i ayrı beğendim.Sırasıyla Zikret Bey'in eşini ve kızını canlandırıyorlar.Selin Yeninci'nin Elmire rolünü önceden Şebnem Bozoklu oynuyordu.Ama bana kalırsa Selin Yeninci daha oturmuş.Özellikle Bezirgan efendiye yaptığı cilve sahneleri,şımarık kız konuşmaları gerçekten harika.Simge Defne Çelik ise önceden Selin Yeninci'nin canlandırdığı Meryem karakterini üstleniyor.Güzel,çekici,hafif şımarık ama samimi kız rolünde gayet başarılı.Bu arada sürekli, babacıım,babacım demesi de bana bir şeyleri hatırlattı ama....  Ve o gün izlediğimde onun da yaş gününün olması pek manidar olmuş ki rolüne de yansımış.Azar azar çıkan büyük tiyatrocu ve seslendirme sanatçılarından Faruk Akgören de döktürüyor.Aslında Zikret Bey'in çaresizliklerine en çok desteği de veren o. Hatta yeri geliyor Bezirgan'ın yaptıklarına bir dur demek için: ''Başkasının malına mülküne dadanmak hangi kitapta yer alıyor?'' diyerek bu zararlı meseleyi sorguluyor.Bu oyunun bir yerinde oyuncuların birbirleriyle inceden dalga geçtikleri sırada Akgören'e, '2 replikle oyunu bitirdin' kısmına da ironik bir şekilde gelmiş oluyor.Damir ve Miryat'ı oynayan Selim Can Yalçın ve Aytek Önal'ı da beğendim.Tabi sürpriz performansa gelirsekte o da Erkan Can'ın canlandırdığı ''Valide'' karakterine.Ara ara çıksa da tam bir kaynana sesiyle eğlenceli bir performans sergiliyor.

         Goran Bregovic tarzı müzikleriyle,yerinde seçilmiş dekoru ve senaryo üstünde günümüzde,özellikle sosyal medyada üstünde durulan ve geyik konusu olan, Fışkiye,püskevit ve hatta akil adam meselesine de ufaktan bir göndermeleriyle oyun cidden şahane.Hem komik hem de düşündürücü.


Oyunun Notu:5/4
twitter.com/FilmNotlari
twitter.com/Sanatim_Sanat


ALEVLİ GÜNLER: YA BENİ YAKIN YA DA ZİHNİYETİ...



       Aziz Nesin'in kült eserlerinden Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz ve yerli yapımlardan başrolde Ahmet Uğurlu'nun oynadığı Memleket Meselesi'ni önümüze bir koyalım.İlk filmde bir kafa kağıdı tescilinden doğan rezaletle diğer filmdeki, 'Ben bu ülkenin vatandaşıyım,ne hakla bana böyle davranır' ını birleştirdiğimiz zaman belli başlı farklılıkları olsa da ortaya bu oyun çıkıyor.Yine rejisörlüğünü Yıldıray Şahinler'in yaptığı ve hatta oynadığı oyunda,  başrolde Cem Davran,Yıldıray Şahinler ve Bahtiyar Engin'i görüyoruz.Yan rollerde ise Selin Yeninci ve Erkan Can yer alıyor.

      Oyunu izlerken kafamda hep Zeki Demirkubuz filmleri ve Gülse Birsel tarzındaki sitkom dizileri geldi.Ama sonradan bu ikisinin birleşiminden müthiş bir uyum çıkmış.Yani birleştirirsek Zeki Demirkubuz, tiyatroda bir sitkom yapmak istese ve metnini de kendisi yazsa az çok böyle bir oyun gelirdi.Zira oyun genel olarak tek bir mekan Tarık'ın evinde rakı muhabbetleri eşliğinde sahneleniyor.Bu sahnelerle sitkom dizilerini hatırlatan Alevli Günler, masadaki boşvermişliklerle,pervasızlıklarla ve küfürlerle Demirkubuz tarzı bir komediye dönüşüyor. Konu itibariyle, Tarık,Hayri ve Mensur uzun yıllar kardeş gibi yaşayan üç yakın birader.Tarık bir üniversitede profesör,Mensur muhasebeci ve Hayri de kasap.Bir gün rakı sofrasında Tarık, arkadaşlarından: ''Ben öldüğüm zaman,beni yakın'' diyor.Zira Tarık şaman olduğuna inanıyor ve buna bağlı olarak gelişen olaylarda Tarık kimliğindeki ''islamiyet'' ibaresini ''tengrizm'' olarak değiştirmek isteyince hem onun hem de seyircinin soluğu Diyanet İşleri Bakanlığı'nda ve banka kuyruklarında aldığı bir kara komedi izlemiş oluyoruz.Tabi Tarık'ın çok az bir ömrü de kaldığından Tarık'ın can yoldaşları maço ve agresif Mensur,saf ve grubun ara bulucusu Kasap Hayri ona bakmak zorundadırlar.

        Senaryo itibariyle ilk başlarda yavan ve zorlama gelen metin, ilerleyen sahnelerde Cem Davran ve Yıldıray Şahinler'in ince esprileriyle,Bahtiyar Engin'in (Hayri) anlık çıkışlarıyla seyirciyi kırıp geçirmeyi başarıyor.Özellikle de her bir sahne geçisinde senaryoya güzelce eklenmiş, Cem Davran'ın ve Erkan Can'ın birbirlerine attıkları paslar, ''Hasaaaaan!'' esprisi de cabası.Alevli Günler, ender görülen bir sorunu dile getirse de daha çok oyunculuklarla dikkat çekiyor.Cem Davran'ın üstüne yapışan, ''Pimpirikli,sorgulayıcı ve kafası karışık'' tiplemesi burada Tarık'ta şekilleniyor.Cem Davran bunu layıkıyla getiriyor haliyle.Mensur karakteriyle üstüne cuk oturan bir rolle karşımıza çıkan Yıldıray Şahinler sahnede adeta döktürüyor.Mimikleri,tonlaması ve üslubu müthiş.Erkan Can'ın yan rollerde polis memuru,banka müdiresi,sekreter ve Diyanet İşleri yetkilisi olarak karşımıza çıktığı roller bu oyunda da keyifli.Selin Yeninci'nin avukat rolüyse takdir edilecek türden.Ama bu oyunda asıl başarı Bahtiyar Engin ve onun canlandırdığı Hayri karakteri. Saf, dinine bağlı,biraz cahil olan Hayri'yi canlandırırken bütün doğaçlamasını,performansını bu rol üstünde sergiliyor.Her yere giderken besmele çekiyor.Rakı içiyor.Hatta en ironik ve komik olansa Tarık'ın tengrizmdeki bir inancında bile besmele çekmeyi ihmal etmemesi.Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Mezarlık sahnesinde seyircilerin arasına karışıp fenerleri seyircinin yüzüne tuttukları sahnede Bahtiyar Engin gerçekten rolünün hakkını veriyor. (Oyun çıkışı tesadüfen bu güzel dileklerimi ona iletmemse cabası) 

       Son tahlilde aslında tam da günümüzü ilgilendiren bir meseleyi kara komediye çevirerek insanlık ve yozlaşmış laiklik değerleri üzerine güzel bir eleştiri ''Alevli Günler'' Ama her ne kadar böyle güzel olsa da senaryonun belli başlı kısımlarındaki yavanlık ve birtakım zorlama espriler oyunun seyir keyfini zorlaştırıyor.Ama dediğim gibi izlemeden geçmeyin.

Oyunun Notu: 5/3
twitter.com/FilmNotlari
twitter.com/Sanatim_Sanat 

       



Twitter'da desteğini esirgemeyen ve Alevli Günler davetiyle büyük bir incelik gösterip beni kırmayan Yıldıray Şahinler'e ve oyunlarını her duyurduğumda her türlü RT,FAV ve geri bildirimi gösteren İstanbul Halk Tiyatrosu oyuncularına sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum.Ben onların oyunlarını duyurmaktan hep keyif aldım.Hala da alacağım.Tekrardan teşekkürler,sanatınız bol olsun :)


















İtirazım Var: Watson Bu Dünya!



            Leyla ile Mecnun ve Ben De Özledim'in yaşadığı trajik olaylardan ötürü Onur Ünlü yeniden beyazperdeye ve İstanbul Film Festivali'ne dönerek başka bir kalıbı yıkma vesilesiyle, İtirazım Var'la yeniden post modern ve meydan okuyan yaklaşımıyla geri döndü diyebiliriz.Zaten Onur Ünlü'nün filmlerinde bu vardır.Bazen gözden kaçan bazen de toplumu derinden ilgilendiren ve etkileyen olaylara meydan okuyarak belli başlı kalıplara kafa tutmaya çalışır Onur Ünlü.Bundan önceki filmi, Sen Aydınlatırsın Geceyi ile minimalist ve hikaye anlatma sanatıyla sınırlanan sinemaya kafa tutmuştu.Hem de bunu siyah beyaz renklerle yaparak.Bu yeni filminde ise aslında eleştirmenlerin bile 'Yaşadıklarımızı anlatan adam gibi bir film izleyemedik' kaygısını dile getiren ve hakikaten de son yıllarda yaşadıklarımıza,onları görmezden gelenlere de tokat niteliğinde bir film İtirazım Var.


              Dinsel yozlaşmanın,dini sömürülerin rüşvetle,yolsuzlukla sarıldığı ve ülkemizin aslında genel meselelerinden birini işliyor İtirazım Var.Tabi bunu Onur Ünlü'nün kültürel ve etnik çatışmanın getirdiği dinsel ironik mizahıyla izliyoruz.Buna Murat Menteş'in kitaplarında kurduğu gerçeğe yakın bir absürdlükle bezenen olay örgüsünü de ekleyebiliriz haliyle.Filmin en egzantrik kısmıysa başrolde Serkan Keskin'in müthiş bir titizlikle oynadığı İmam Selman Bulut.Türk toplumumuzun zihniyetinde özellikle dini zihniyetinde rastlanmayan,rastlansa bile ötekileştirilen bir imam.Aynı zamanda bu dini zihniyetin tabulaştırdığı şeylere de alışkın biri Selman Bulut.Rakı ve sigara içmesi, küfretmesi,prestiji yüksek bölümlerde okumuş Dünya edebiyatından felsefenin varoluşçu adamlarına kadar her türlü yazarın felsefesini çözmüş,araştırmacı ve de haliyle vicdanlı ve onurlu bir tipleme.Ayriyeten Allah'a olan imanı ve bağlılığı fazla olmasıyla birlikte, önceden Amerika'ya giderek kafasındaki 'Tek tanrı mı var?' sorununu da çözmüşte gelmiş.Anlayacağınız üzerine bizdeki gibi salt bir iman değil.

            Filmin başka bir farklılığı da konusu.Müezzinin geç kalması üzerine, Selman Bulut,cemaate namaz kıldırırken, iki el silah sesiyle müminlerden Salih Kalyoncu yere kapaklanıyor.Polisin cinayetin arka penceresiyle çok fazla ilgilenmemesi üzerine Selman Bulut,olaya el atıyor.Olayın ardındaki arka pencereyi iyice aralamak isteyen Selman Bulut, çok yakın ahbabı Albay'dan gizli bilgileri almakla beraber makdülün sonradan çıkacak tefeci kimliğine ve bu olayın ardındaki son derece sıradışı kişilere de tanık olacaktır.Selman Bulut bunları yaparken de, cinayetle azıcıkta olsa bağlantısı olan dinlerle,zihniyetle ve kimsenin değiştiremeyeceği kaderle mücadele ediyor.

             Konu itibariyle bir cinayet etrafında işlense de film aynen hem filmin adı hem de Müslüm Baba (Gürses)'nın ''İtirazım Var'' diyor.Faiz haramdır diyerek sadece bankadaki birikmiş borçların değil,hayatta yaptığımız yanlış kararların,daha doğrusu hayat denen birikmiş faize 'İtirazım Var' ! diyor.Çözmek isteyipte çözemediğimiz dertlerin cümlesine 'İtirazım Var' diyor. Hatta sofulara,şakirtlere, 'Din ve Allah' jargonun kullanarak yapılan yolsuzluklara rüşvetlere 'İtirazım Var' ! diyor.S*kayım İmam nikahına! derken zihniyete 'İtirazım Var' ! diyor. vs vs.... Yani toparlarsak şu son aylarda yaşadıklarımıza,onları siyasetlerine,ideolojilerine yansıtanlara 'İtirazım Var' ! diyor. Hükümetten tanıdığım olsa niye bankadan kredi çekeyim diyor bir de... (Dejavu dimi)

             Filmi, Sen Aydınlatırsın Geceyi ile karşılaştırırsak bu biraz zor olur aslında.Zira iki filmin anlatmak istediği dertler farklı.Ama kalite ve auteur tanımına uygun yapıt dersek Sen Aydınlatırsın Geceyi diyebiliriz.Ha ama şöyle bir şey de var.Sen Aydınlatırsın Geceyi,biraz kaotik ve zor film.Ki bunda dağıtımı da etkili.Hala izleyemeyen müdavimleri de var.Ama İtirazım Var, şu 18+ ve bandrol saçmalığından da olsa belli başlı yerlerde vizyonda.Onur Ünlü'nün çözümlemesi,okuması en rahat filmlerden bence İtirazım Var.Tabi filmografisinde mizahı da daha bol kullandığı film diyebiliriz.Ama hazmetmesi o kadar kolay değil.Hatta bu 18+ meselesini de ele alırsak bazılarını rahatsız edecek türden bir film.Zira Selman Bulut,bizim ideolojinin istediği bir türden bir imam değil.Çünkü o bilgili,araştırmacı ve de içki içiyor (En azından camide değil (!) )
Bunun yanında adam da dövüyor.Dayakta yiyor.Ama en azından sevecekleri bir tarafı olabilir.Misal camiye ayakkabıyla girmiyor (!)

              Leyla ile Mecnun'da yan rollerde ve genel filmografisinde kullanmadığı oyuncuları bu filmde müthiş bir kompozisyonla kullanarak güzel bir iş çıkarmış Onur Ünlü.Başta Serkan Keskin'in akıllarda uzun süre kalacak ve hatta kültleşecek bir karaktere imza atan Selman Bulut performansıyla birlikte, Öner Erkan,Osman Sonant, Büşra Pekin, Serdar Orçin,Umut Kurt,Sırrı Süreyya Önder ve diğer oyuncular başarılı performanslar yakalamışlar. Mozart'ın Requiem'i ile harmanlanmış 'İtirazım Var'' parçası, durum komedisi tarzı tema müzikleri,kurgu,cami sekanslarında kullanılan müthiş bir yönetmenlik ve görüntü yönetmenliği.Tabi en çokta senaryoyu beğendim. Kriminal çizgiyi bozmadan mizahı da yerinde harmanlamış Onur Ünlü.Selman Bulut üstünde yazdığı antropolojik bakış açıları ve varoluşçu teolojik vecizeler de cabası.Ben derim ki siz de diyin ''İTİRAZIM VAR'' Sansüre,matineye,zihniyete.Bu zalim kadere,sonsuz kedere.Feleğin cilvesine,hayatın silvesine..... Dertlerin cümlesine. İTİRAZIM VAR!


Filmin Notu:5/4
twitter.com/FilmNotlari
         


   









         


     

         
           

Monday, April 14, 2014

Görkemli Budapeşte Oteli Hikayesi




                 Bu yıl hem Berlin Film Festivali'nde hem de 33.İstanbul Film Festivali galalarında açılışını yapan Wes Anderson'ın yeni görkemli filmi ''Büyük Budapeşte Hoteli'' tipik bir kriminal olay çevresinde gelişen ve  meşhur bir otelin katlarında gerçekleşen keyifli ve renkli bir hikayeyi anlatıyor.Hikayemiz, Stefan Zweig romanlarının esintisini taşıyor.Zira Avustralyalı yazar,burjuva ve zengin ortamları çok iyi bilip bunu eserlerine de yansıttığından, filmde bu tip ortamları görmek mümkün

                  Bu zengin ve soylu ortamda hikayemiz, hayali bir cumhuriyette Budapeşte Oteli ve Lutz Kalesi arasında geçiyor. Budapeşte Oteli'nin konsiyerjliğini yapan Mösyö Gustave H'in eşinin zehirlenerek öldürülmesinin ardından soylu kadının miras davası bir anda başlıyor ve kısa bir süre sonra patlak veriyor.Herkesin mirastan alacağı en kıymetli eserin vasiyette (Elmalı Oğlan tablosunun) Gustave H'ye verildiği de öğrenilince başta kadının oğlu olmak üzere bir aile çatışması başlıyor ve tüm bu arbedede Gustave H ve sadık belboyu Sıfır Mustafa( olayın anlatıcılarından) 'nın şamatalarla dolu keyifli bir macerasına ortak olmuş oluyoruz.

               Zweig'in romanlarından uyarlanmakla beraber filmde aslında filmin aynı ismiyle kitap yazan bir yazar ve Sıfır Mustafa'nın gözünden bakıyoruz olaylara.Biz,olayları izlerken de yeniden sinemanın büyülü ve görkemli dünyasına da kapılmış oluyoruz.Zira Wes Anderson bu tipik konuyu tam da sinemanın diline göre senaryoya ve kurguya o kadar güzel eklemiş ki bu şahane kareler arasında filmi izlemekten daha büyük bir keyif alırken,yerinde yazılmış ironik esprilerle de kahkahalara boğulmamızı sağlıyor.Otel lobilerinden koridorlara,görkemli sanat eserlerinden büyük bir titizlikle çekilmiş tek tip mekan sekanslarına kadar(hapishane,kule,otel,yollar vs.) bütün sahneler tam anlamıyla, 'Bir film nasıl çekilmeli' sorusunun yanıtını veriyor.Ki bu şahane karelerle film, sinema odaklı yüksek okullarda ders olarak gösterilmeli.

             Tabi bununla birlikte Anderson,sinema sanatını filmini epizotlara ayırarak daha etkili kullanıyor.Çünkü her bir epizot nefis bir kompozisyonun ürünü olmakla birlikte sinemanın geçirdiği dönemleri de anlatmayı ihmal etmiyor.Bunu  sürekli 16:9'dan 4:3'e geçen ve son sahnelere doğru siyah beyaz olan geçişlerde görmek mümkün.Aslında,o siyah beyaz sahneleri de görünce film 40'lı yılların şaheser sessiz sinema dönemindeki filmlere de saygısını göstermiş oluyor.Aynen bir Charlie Chaplin veya Alfred Hitchcock'un eski siyah beyaz filmlerini izler gibi oluyorsunuz.Ve ezcümle Hitchcock şaheseri Arka Pencere'den bu yana sinema tekniğinin bu denli hikaye anlatma sanatından daha üstün olduğu ''Büyük Budapeşte Hoteli'' gibi bir filme rastladığımı hatırlamıyorum.Bence bu film,bu senenin Oscar ödüllerinde teknik anlamda adaylar arasında görünecek gibi.

             Yıldızlardan oluşan kadrosuyla daha da ilgi çekici olduğu aşikar filmin.Ralph Fiennes'ın başı çektiği yıldız kadroda, Sen Şarkılarını Söyle'den tanıdığımız F. Murray Abraham, Jeff Goldblum, Edwart Norton, Bill Murray,Tilda Swinton, Lea Seydoux,Tony Revolori,Owen Wilson ve Jude Law gibi performansları yüksek oyuncular arasında Ralph Fiennes'ın Gustave H performasnı şahane! Nükteli ama kibar üslubuyla filmin en komik anlarını yaşatırken,insanlıkla ilgili kıymetli ve evrensem mesajları da içinde barındırıyor. (kindar ve kıskançlığın yerine kibar,nazik,dürüst ve sadık olma gibi) Tabi onun yanında Sıfır Mustafa'yı yaşlı haliyle oynayan Abrahams ve genç halini oynayan Tony Revolori de sürpriz performanslardan.Bu arada A sınıfı oyunculardan Edwart Norton'da yine farklı ve bir o kadar eğlenceli performansıyla karşımızda.


        Performanslarıyla,yönetmenliğiyle,görüntü yönetmenliğiyle,yeni stil kurgularıyla,görkemli yapım ve proje tasarımıyla,senaryosuyla,makyaj ve kostümleriyle,sanat yönetmenliğiyle,nefis müzikleriyle kısacası A'dan Z'ye her şeyiyle film bir şaheser! Bu filmle beraber sinemanın bir kez daha kıymetli ve büyülü bir sanat olduğu,hikaye anlatma ve keyifli vakit geçirmenin ötesinde bambaşka bir dünyayı vaat ettiğini görmekse paha biçilemez.İyi seyirler....


Filmin Notu: 5/5
twitter.com/FilmNotlari

       



             


     

Monday, April 7, 2014

Nuh:Büyük Tufan (İnsanoğlu En Büyük Günah Belki De..)



 
           ''Kuran'da adı geçen bir peygamberin filmde yüzünün gösterilmesi'' meselesinden dolayı Birleşik Arap Emirlikleri'nden sonra Malezya'da da yasaklanan Nuh:Büyük Tufan, bu tartışmalara mahal vermeyerek başka bir kaotik meseleyi sunuyor bizlere: İnsanoğlu!

             Bütün her şey ''insanoğlu'' denen varlığın yani bizlerin yaradana itaatsizliğinden dolayı başlıyor..Adem ile Havva'nın o yasak elmayı yemeleri,Kabil'in Habil'i öldürüp kendi soyuyla Dünya'yı istediği gibi kullanması,yağmalaması,kendinden olmayan başka canlılara zarar vermesi..... Belki de bu yüzden insanoğlu yaratıldığı andan beri en büyük günahın parçası.Zira insanoğlu bütün felsefi,ilahiyat bilimlerinde,ontolojide,teolojide kaotik bir varlık olarak tasvir edilir.Kendi neslinin devamı için kendi soyuyla sürekli savaş haline olan insan asırlar geçtikçe kendi silahlarını ve şiddetlerini daha da arttırdılar.Mızrak ve kılıcın yerini tanklar,tüfekler alırken günümüzde nükleer,radyoaktif ve biyolojik silahlar da bu savaşta kullanılmaya başlandı.İşte bu gibi nedenlerden dolayı insanoğlunun en büyük düşmanı aslında kendisi oluyor.

           Tüm bu evrensel süreci sinemanın diliyle,görsel IMAX 3D efektleriyle seyirciye sunan Nuh:Büyük Tufan, İbrahimi Dinlerde yer alan( Hristiyanlık,Musevilik, İslamiyet) kutsal peygamberlerden Nuh Peygamber'in hayatını anlatıyor.Hem de Ademoğullarından gelen babası Şid'in öyküsünüe de uzanarak.

           Bilindiği üzere, Kabil ve onun nesli bu Dünya'da istedikleri gibi yaşayıp,kendinden olmayan her türlü canlıya zarar verip,doğayı umarsızca yağmaladıkları için yaradan tarafından cezalandırılır.Onların sonu yaradanın yaratacağı büyuk bir sel ardından da ''Tufan'' adını alacak bir kasırgaya dönüşüp bütün insanlığın sonunu getirecektir.Ancak seçilmiş kişi Nuh Peygamber ve ailesi yapacakları büyük bir gemi sayesinde; o gemide Nuh ve ailesi,Kabil ve diğer insanlar dışındaki tüm canlılar olacak şekilde yapılır.Ama tabi Kabil istediği her şeye sahip olacağını düşünerek gemiyi de sahiplenmek istiyor.Böylece iyinin ve kötünün daha doğrusu insanoğlunun kendine verdiği savaşta burada başlamış oluyor.

          İşte film,tüm bu anlattıklarımı olağanüstü bir kurguyla, Nuh'un gördüğü rüyalar,hayvanların gemiye girdiği sekanslar gibi pek çok müthiş bir 3D görselliğiyle bezenerek sorgulanacak pek çok şeyi de yan karakterler üzerinden anlatıyor.Nuh'un ortanca oğlu Şem'in erkek olma hırsı, kızı(evlatlık) İla'nın neslini devam ettirip ettirmemesi hakkındaki sorgular, insanların içindeki tutkular,arzular ve hırsların onları nasıl etkilediğine dair yıllardır tartışılan bu tip sorular filmde de işleniyor.Yaradan sevgisini,doğa,insan ve hayvan sevgisini her karesinde görmek mümkün.


         Filmin böylesine ontolojik,teolojik ve yaradılış üzerine kurulan senaryosu ve kurgusuna rağmen ilahiyat profesörlerinin acımasız eleştiri oklarından da kaçamadı.Ve bir başka eleştiri de Türkiye'den geldi.Eleştiri olarak filmdeki bir sahnenin özellikle altı çizilmiş.Spoiler olacak ama bunu da çözümlemekte fayda var:

      Sahne de şu şekilde: İla'nın küçükken geçirdiği bir yaralanma sonucunda üreme işlevini yitirdiğinden Nuh'un büyükbabası onu kutsayarak bu işlevi geri getirmesini sağlıyor.Ancak şöyle bir sorun var.Yaradanın Nuh'a söylediğine göre, eğer Ila gebe kalıp, erkek doğurursa Nuh'un en küçük oğlunun yerine o nesli devam ettirecek.Fakat kız olursa yeni bir anne adayı yeni bir neslin devamını getireceğinden o kız çocuk öldürülecektir.İşte bu olaylar bu şekilde gelişince Ila'nın eşi Nuh'un yavrularını öldürmemesi için Nuh'u öldürmekten başka çaresi kalmıyor.Ama sonra Nuh,içindeki sesi ve vicdanını dinleyerek ikiz olan kızlarını öldüremiyor ve yaradana karşı, 'Ben böyle biri değilim' diyor.

        Bizim profesörümüz olayı değerlendirirken, Nuh'un yaradanın emrini yerine getirmeyip,ona karşı geldiğinin dinimizce uygunsuz olduğunu söylüyor.Nuh'a böyle bir emrin verilmediğini,ki verilse bile Nuh yapmasaydı yaradanın onu cezalandırılacağı söyleniyor.Bir başka aykırı bulduğu da Nuh ve eşinin uygunsuz ilişkisinin olduğu sahneler.Ve de tufan olayının tam filmdeki gibi olmadığı


         Bu düşüncelere ne doğru ne de yanlış diyebiliriz.Bir kere bu bir film.Hollywood ürünü bir film hem de.Kurgu ve senaryoda elbet bir takım değişiklikler yapılabilir ama bu bir takım tabulara uymadığı neticesiyle de yasaklanması doğru değil.Ayrıca filmde Nuh'u tamamen tanrısallaştırmak da doğru olmazdı.Çünkü Nuh Peygamber de bir insan.Onun da bazen arzularına yenik düştüğü zamanlar,kararsız kaldığı anlar ve sinirlendiği de olabilir.Bir başka mesele de yüzünün gösterilmesi.Bu yeni bir şey değil ki.Belirtilen kaynaklara göre Nuh peygamberin ve Hz. İsa'nın insan bedenindeki hallerinin resimleri var.Ve gerek çizgi filmlerde,Amerikan sinemasında,Dünya sinemasında bu iki peygambere de yer verilir.Yüzleri de  gösterilir.Dediğim gibi bu bir film.

          Bu tip tartışmalar daha sürecek gibi.Ama önemli olan bu tip tartışmaların filmin ön plana çıkan,ve alt metnindeki gizli mesajlarını gölgelememesi.İşte film bunu başarıyor. Bu evreni,içinde yaşayan her bir canlıyı,bu evrene şekil veren yaradanın ne kadar değerli olduğunun mesajını veriyor zaten film genel anlamda.Bunu yaparken de yönetmen Daren Aronofsky , en küçük detayında bile bu mesajları işlemeyi ihmal etmiyor.

        Müzikleri,dekor,kostüm,oyunculuklar,yönetmenlik ve senaryo her şeyiyle muazzam bana kalırsa.Ha tabi, filmdeki atmosferin çoğunlukla Tolkien'in Orta Dünya'sını yansıtması eleştirmenler tarafından konuşuluyor.Bu konuda biraz daha düşünebilirdi misal.Oyunculuklara gelirsek, çok fazla göz doldurna performans göremedim ne yazık ki.Crowe'un savaşçı ve kurtarıcı rolleri Nuh'ta da değişmemiş.Lakin kısa ama etkili olan büyükbaba rolündeki Anthony Hopkins ve Ila'yı oynayan Emma Watson filmin sürpriz kozlarından.Onların performanslarını daha iyi buldum.

          Son tahlilde, bu film daha çok tartışılır.Üstüne daha çok şey yazılır.Ve vizyonda ne kadar kalacağı da başka bir tartışmayı beraberinde getirir.İyisi mi siz, uygun olduğunuz bir vakit filmi izlemeye çalışın.Yoğun bir anlatımı sizde göreceksiniz.Seçenek olarakta varsa eğer yakınlarınızda bir IMAX  salonu orada izlemenizi öneririm.Eğer yoksa da , dublajlı ve 3D izlemenizde hiçbir sakınca yok.Şimdi dublajına gelelim filmin...


 DUBLAJ VE ALTYAZI BİR LÜKS MÜ?

   
        Filmin dublajını mercek altına almadan önce birazcık bu mesele üzerine konuşacağım.Farkındaysanız gişe filmleriyle festival filmlerine kişilerin tutumlarına göre üvey evlat muamelesi yapılıyor.Sinemamızın büyük problemlerinden biri.Ama şu fark edilmiyor: Filmi altyazı izleyenle,dublajlı izleyene aynı muamelenin yapılması?

          Kabul edelim ki yapılıyor.Bariz bir şekilde hem de.Sinemayı seven kitle çok fazla.Ve nitelikte fazla haliyle.Ama iş orijinal dil kısmına gelince değişiyor.Dublajlı izleyen, filme saygısızlık ediyor diye nitelendiriliyor.E ona bakarsanız altyazılı izlemekte tam garanti vermiyor dil konusunda.Çevirmenlik zor iştir.Hiç kimse herhangi bir dili herhangi bir dile dublajlarken,ya da çevirirken tam olarak aynısını çıkaramaz.Çünkü her bir dilin kültürü var.Konuşma biçimi,tarzı ve üslubu var.

       Yıllardır, bütün animasyon filmlerde, eve alınan CD ve DVD seçeneklerinde,genel olarak TV kanallarından izlediğiniz filmler milyonlarca kişinin emeği aslında.Ama izleyip geçtiğimiz için,her gün her yerde sesini duysak bile adını sanını bilmediğimiz bu insanlar hem çevirmenliğe hem de seslendirme sanatçılığına yıllarını vermiş insanlar.Ve maalesef fazla prestijli bir iş değil.Asgari gelir açısından popüler bir iş olarak bakılmıyor.Ama bu işin hem altyazısını çeviren,hem de dublajını yapan kişiler paradan daha önemli şeyler yapıyorlar.Film izlemeyi kolaylaştırıyorlar.Bugün herkesin evinde rahatça online olarak izlediği filmlerde tahmin edemeyeceğiniz kadar kişinin emeği var.O yüzden tek önerim,filmi izlerken dublajlı,orijinal,altyazılı hiç fark etmez o emeği kimler yaptıysa onlara bir teşekkürü hor görmeyin.Hollywood aktörlerine,aktrislerinin isimlerini bildiğiniz gibi onların da isimlerini bilin.Onlarla konuşun,onların olduğunu ve emeklerinin boşa gitmediğini bilin istiyorum.

          İşte, Nuh'un dublajı bu emeği,saygıyı ve alkışı hak ediyor.Seslendirme ve dublaj yönetmenliğini Volkan Severcan'ın kardeşi Bora Severcan'ın yaptığı kadroda büyük ve kaliteli isimler var.Seslendirmede,dudak uyumunda,miksajda en ufak bir sapma olmadan,sanki yerli bir yapımmış gibi güzelce seslendirmişler.

        Nuh Büyük Tufan'ın seslendirme kadrosunda:

        Nuh'u Bora Sivri seslendirmiş.Sivri'yi Kurtlar Vadisi izleyenler bilir.Zaza'nın adamlarından birini oynamıştı. (Tam adı aklıma gelmedi) Fragmanda Ali Ekber Diribaş seslendiriyordu.Açıkçası bu biraz kulağı tırmalardı filmde.Bora Sivri'nin doğru bir tercih olmasının sebebi Nuh'un bilge adam ve kurtarıcı modeline aynı o konseptte bir dublaj yapılması.Genelde Payidar Tüfekçioğlu ile dinlerdik Russell Crowe'u ama Bora Sivri'nin yeri doldurulamaz bu konuda.Nuh'un eşini Burcu Başaran seslendirmiş.Doktorlar gibi dizilerde de sesini sıkça duyduğumuz Burcu da harika bir uyum sağlamış.Diğer karakterlerden büyükbabayı oynayan Anthony Hopkins'e uygun seslendirme sanatçısı Erhan Abir'den başkası olamazdı zaten.Abir'in de yer yer duruma uygun tonlamaları güzel bir uyum sağlamış.Nuh'un oğullarını seslendiren Sercan Gidişoğlu( Şem), Arda Aydın(Hem) da doğru seçimler arasında.Tabi bunda iki oğlun mizacı,konuşması,duruşu ve nitelikleri de göz önünde bulundurularak seçilmiş.Kötü adam olarak karşımıza çıkan Kabil'i Ercan Demirel seslendirmiş.Bu da olmuş. Ama filmin büyük sürprizi Emma Watson'ı seslendiren Gizem Gülen'di. En müthiş uyumlarından birini o yakalasa da ilk başta onun sesini duyunca şaşırıyorsunuz.Çünkü Emma Watson çok genç değil.Ama Gizem Gülen'in tok sesi de uyuyor mu diye düşünürken, Watson'ın daha da olgunlaştığı sahnelerde,hatta şarkı söylediği sahnelerde Gülen'in tok,sempatik sesi ne kadar doğru bir tercihmiş diyebiliyor insan.Son olarak kaya meleklerini seslendirenlerden önyargılı olanı Ayhan Kahya, Nuh'a yardım etmek isteyeni de Mazlum Kiper seslendiriyor.Bunlarda gayet oturmuş.Ayhan Kahya filmin de anlatıcısı aynı zamanda


  Filmin Notu:5/4.5
  twitter.com/FilmNotlari