Monday, March 31, 2014

Adalet İçin!: Kohlhaas Efsanesi




























              Son zamanlarda festival filmlerinde Danimarka sinemasının en güzel örneklerini izledik.Onur Savaşı,Kutsal Motorlar bunun en güzel örnekleriydi.Tabi bu filmlerin bir başka güzelliği de oyuncuları.Evet! Mads Mikkelsen ve kısa ama sağlam bir rolde olan Denis Lavant ''Cannes'' seçkisi, şimdilerde Başka Sinema'da gösterimde olan Michael Kohlhaas'ta (Adalet İçin) bir araya geldi.

              Heinrich Von Kleist'in gerçek bir olaydan esinlenerek yazdığı kitabı ''Michael Kohlhaas'' adalet karşısında her türlü düzeni yok sayıp,gerekirse hakkını aramak için şiddete bile başvurabileceğini gösteren bir adamın yaşamını anlatır.Kleist,bu yazmış olduğu kitapla hem kendi dönemini hem de gelecek yılların durumunu da ortaya koymuştur.

             Filmin konusu da bu şekilde ilerliyor.Başarılı oyuncu Mads Mikkelsen'ın hayat verdiği, Michael Kohlhaas,duruşuyla,kişiliğiyle dürüst,onurlu bir at tüccarıdır.Bir gün köprünün birindeki geçitten geçmesi için izin belgesi gerekmektedir.Soylu sınıfından olan Baron'un derebeylerine belgenin garantisini vermek için iki siyah atını onlara rehin olarak verir.Ancak bu işte bir hukuksuzluk olduğunu gören Kohlhaas, geri gelmeyen iki atı için hukuki yollara başvurur.Mahkeme de onay vermeyince kendi davasının kendi yargıcı olmaya karar vererek,köydeki arkadaşlarını da toplar ve derebeylere isyan eder.Ancak ''at davası'' ile başlayan hak arayışı dolaylı bir şekilde Kohlhaas'ın aile namusunu da içine alınca Kohlhaas, bu isyanı silahlanmayla beraber şiddete kadar götürüyor.

            Konusu itibariyle aslında bütün toplumların adalet anlayışına,adil olmayan düzene karşı anarşistlere yakın bir film.Bu filme bakarsak tam anlamıyla bir adalet arayışı görüyoruz.Çünkü Kohlhaas,kend içinde oluşturduğu çete üyelerinin bile haksızlık yaptığını görünce onlara da uygun cezayı veriyor.Kendi içinde bölünmeyi daha çok hızlandıracağı için karşımıza papaz rolünde Denis Lavant çıkıyor.Tabi Denis Lavant, hikayenin akışını da değiştirerek, ''Hiç kimse,kendi davasının yargıcı olamaz'' mesajıyla aslında Kohlhaas'ın kendi içindeki adaleti uygulamasını istiyor.

         Film,teknik anlamda fazlasıyla güçlü bir yapım.Yönetmen Arnaud Des Pallıeres, filmdeki atmosferi seyirciye mükemmel bir şekilde empoze etmeyi başarıyor.Arka plandaki at sesleri,sinek sesleri,arı sesleri,oradaki dönemi yansıtan ne kadar detay varsa yönetmen hiçbirini atlamamış.Tabi yönetmen kadar Mads Mikkelsen'ın da payı çok büyük.Kendi içinde bulunduğu durumla,onun yaşadıklarını hiçbir dolambaçlı yola girmeden seyirci kendisiyle içselleştirebiliyor.Hatta Mikkelsen'da şu da var.Gözleriyle de duyguları ifade edebiliyor.Hiç konuşmasa bile o anki duyguyu ifade edebiliyor seyirciye.Elbetteki Denis Lavant da başta olmak üzere filmin diğer oyuncuları da başarılı.Kritik olan olaylarda ise müziğin müthiş harmonisi filmin başka bir güzelliği

          Görüntü yönetmeninin kadrajları cidden filmin başarılı olmasında önemli bir etken.Yakın planları,bütün olayları hiçbir şekilde sansür ya da ani geçişler yapmadan seyirciye göstermesi müthiş bir şey.Bir sahnede Kohlhaas,atlarından birine doğum yaptırdığı sahne,yaverinin yaralarını göstermesi için tamamen çırılçıplak soyunurken hiçbir şekilde kesilmemesi,bütün atların sırayla giderken her birinin tek bir kadrajdaki müthiş uyumu gibi birçok detay realist bir şekilde çekilmiş ve kurguya da olabildiğince canlı renklerle aktarılmış.Tabi bunda sanat tasarımı,kostüm,dekor müthiş bir uyumla çalışmış. (Bu arada filmi her izlediğimde, ''Sabit bir Dogma95'' filmi izliyorum gibi geldi)

         Auteur sinemanın gereğini pek yerine getirmeyip,yeni şeyler anlatmakta başarılı olan Fransız sinemasının yönetmenlerinden Arnaud Des Pallıeres, bu tutumunu bir sonraki filmlerinde de devam ettirecek gibi gözüküyor.Son tahlilde, filmin epik bir konusu olsa da her izleyicinin ilgisini çekemeyebilir.Çünkü birtakım sahnelerde durağanlık fazla.Tabi haliyle orta çağı anlatan bir film olsa da diğer türevlerine göre aksiyonu az.Zaten önemli olan,filmden çıkartacağımız şey: ''İnsanlığımızı kaybetmiş miyiz/kaybetmemiş miyiz? 


Filmin Notu:5/4
twitter.com/FilmNotlari



           


     

Saturday, March 29, 2014

Non Stop: Uçaktaki Şüpheli!




              Açılış sekansına önce aşırı alkolle etrafını sezen sonra da  bir hava alanındaki farklı nitelikteki insanları gözlemleyen hava polisi Bill Marks'ın gözünden bakıyoruz.Bakar bakmaz da filmde bir sıkıntı çıkacağını biliyoruz.Marks, insanlara bakarken ''Kimseye güvenemezsin şu hayatta'' mesajını da inceden seyirciye göndermeyi kotarıyor.Sonraki olaylar da alışkın olduğumuz bir senaryo etrafında şekillense de film, izleyiciye kafasının karışacağını,nefesini tutup soluk soluğa kalacağının garantisini vermiyor.Yani film orta bütçeli diye çıtır çerez bir aksiyon değil tam tersine gerilim dozu yüksek bir aksiyon-polisiye filmi sunuyor seyircisine ve Neeson hayranlarına

              Aslında bu tarzda filmler her ne kadar seyirciye B filmi eğlencesi gibi görülse de zor filmlerdir.Çünkü artık seyirci dizi izlerken bile izleyici konumunda değil senarist konumunda oluyor.Katil kim?, oradaki es geçilen delil neydi? Final nasıl sonlanacak? gibi sorulara kafa patlatıp olayları aydınlatacak düzeyde.İşte Non Stop da yine tam tersine seyirciye karşı işi zorlaştırıyor.Seyirci ne kadar kafa patlasa da uçaktaki şüpheliyi bulamıyor.

                 Konusu itibariyle bilindik bir konu.Ama senaryoda ise durum değişiyor.Çünkü filmin senaristi  John W. Richardsom, gerilimi klasik uçak filmlerindekiyle sınırlandırmayıp polisiyenin yanına  Alfred Hitchcock'un filmlerinde genel olarak rastladığımız, ''Şüpheli kim?'' senaryosunu da aksiyonlaştırıp bu birbirinden farklı nitelikteki 3 yöntemi güzelce sentezleyip seyirciye sunmayı başarıyor.Çünkü konusu itibariyle alkolik ve sorunları olan hava polisi Bill Marks,uçağın içindeki 150 yolcuyu korumaya çalışırken şüpheli biri tarafından da, hesabına yüklü bir para gönderilmezse her 20 dakikada bir uçağın içindeki bir yolcunun öleceği tehdidiyle iyicene sarsılıyor.Bu olayın üstüne Marks,uçaktaki yolcularla iyi polis-kötü polisi oynarken asıl dananın kuyruğu,şüphelinin Bill Marks görünmesi ve uçağı kaçırma gerekçesiyle bütün federal birimlerin aradığı bir numaralı şüpheli olmasıyla kopuyor.

                 Bu devrede yönetmen ve kurgu ve Neeson'ın kurtarıcı kimliği daha ön plana çıkıyor.Yönetmen Jaume Collet-Serra'nın bir an bile durmak bilmeyen hareketli kamerası,Jim May'in  ekranda beliren büyük SMS puntoları ve film boyunca heyecanı daha da yükseklere taşıyan geçişlere kadar tutunda Liam Neeson'un dar bir tuvalette ettiği kavga sahnesine kadar soluk soluğa izleyebileceğiniz sahneler var.Özellikle de filmin sonlarına doğru uçağın türbülansa girmesiyle birlikte aksiyon ve gerilim daha da büyüyor.Tabi filmin sonu politik bir meseleden dolayı yalpalıyor.Ama neyseki film başından sonuna kadar kendini çok az kusurla belli etmemeyi başarıp,seyirciye filme çeken heyecan faktörünü her karesinde tutmayı başarıyor.

                 Liam Neeson dışında Julianne Moore ve şu aralar House Of Cards dizisinde de  oynayan Corey Stoll gibi A sınıfı oyuncular başarılı performanslar sergiliyor.Yerli komedilerin gişede cirit attığı aylarda keyif almak için tercih edilecek bir film değil ama salondan çıktığınızda da verdiğiniz paraya pişman olmayacağınız sıkı bir gerilim filmi Non Stop!

Filmin Notu:5/3.5
twitter.com/FilmNotlari




Monday, March 24, 2014

Tüpçü Fikret Recep İvedik'e Karşı






              Sinemamızın 100.yılı hakikaten bereketiyle geldi.Zira bunun başlıca nedeni Selçuk Aydemir ve Kural-Cemcir ikilisinin yeni mizah bombası Düğün Dernek'in vizyona girmesi.Vizyona girdiği andan itibaren neredeyse kapalı gişe oynayan Düğün Dernek, Fetih 1453'ün rekorunu da kırarak 6.749.268 kişi sayısıyla  1989'dan günümüze tüm zamanların en çok izlenen filmi oldu.Şu anda +30 dk versiyonuyla hala vizyonda olan Düğün Dernek tahtını hala kimseye kaptırmış değil.


               Tabi bu önlerinde de rakip yok demek değil.Zira önlerinde her serisiyle gişede fırtınalar estiren Recep İvedik'in 4.filmi var.Ki Recep İvedik 4 , Düğün Dernek ile olan rekabetinde 2014 yılında tüm zamanların açılış rekorunu ve kendi serisi içindeki filmlerin rekorunu kırarak Düğün Dernek'in izlenme sayısına adım adım yaklaşıyor. Recep İvedik 4, 5.haftasında 6.469.166 kişi sayısını yakaladı.Düğün Dernek 15. haftasındayken 6.749.268 kişi sayısını yakaladı.Yani bu durumda Recep İvedik 4'ün Düğün Dernek'i geçme şansı çok çok yüksek.

              Ama şöyle bir şey de var.Her ne kadar sinemalarda son dönemde en çok yerli yapımlar izlense de bu yerli yapımların korsanla mücadelesini de getiriyor bir yerde.Düğün Dernek ve Recep İvedik 4'ün korsan versiyonları şu anda internette mevcut durumda.İşte Düğün Dernek'te bu konuda Recep İvedik'i geçiyor.Çünkü Düğün Dernek'in korsan versiyonları filmin 10.haftalarından itibaren internet sitelerine düşmeye başladı.Yani Düğün Dernek'in 6.000.000 barajını geçtiği haftalarda.Recep İvedik 4 ise daha vizyona girdikten birkaç gün sonrasında internete düşmeye başladı.Ama buna rağmen Recep İvedik'te 6.000.000 barajını geçti.Hem de yaklaşık 3 haftada! Bu durumda şartlar eşit gibi gözükse de Recep İvedik'in kısa sürede internete yayılması izlenme sayısında duraksamaya neden olabilir.


             En çok etkili olan faktörse iki filmi de izleyecek grup ve grubun nitelikleri.Bu filmler genelde arkadaş gruplarıyla izlenilen filmler.Tabi Düğün Dernek'in yeşilçam ekolü genel izleyici kategorisinde daha revaçta olduğundan Recep İvedik 4'e karşı avantajlı.Peki bu iki filmin kapışmasında başka etkili olan faktörler,onların kapışmasında diğer yerli yapımların tutumu ve etkilenmeleri olarak başka neler var? Onlara şöyle detaylıca bir bakalım:


     1)TÜPÇÜ FİKRET RECEP İVEDİK'E KARŞI

      İki filmin bu kadar izlenilmesinde izleyici sayısının yanında TV ve internet sektörünün de etkisi var.Özellikle de Düğün Dernek daha etkili bu konuda.İşler Güçler'in getirdiği dinamik Selçuk Aydemir ve dinamik ekibi var.E haliyle İşler Güçler'in müdavimleri de Düğün Dernek'in gişe başarısında etkili oluyor.İşler Güçler'in müdavimleri ve bu mizahın takipçileri Ahmet Kural ve Murat Cemcir'e bayılsalar da Ahmet Kural daha ön plana çıkıyor.İşler Güçler ve Çalgı Çengi'deki replikleri, türlü türlü mimik ve davranışlarına Düğün Dernek'te maço bir Chaplin figürü çizen Tüpçü Fikret karakteri de eklenince Kural'ın forsu daha yükseklerde yürümeye devam ediyor.Peki neden Recep İvedik'e karşı?


       Çünkü dediğim gibi Tüpçü Fikret, maço bir Chaplin figürü.Recep İvedik'te öyle ama onun maçoluğu daha ağır basıyor.Düğün Dernek'teki her bir karakter farklı tabi.Ama Tüpçü Fikret, yürüyüşüyle Chaplin'i,bir takım davranışlarıyla İvedik'i anımsatmıyor değil. Yine de bu maçı kim alabilir?

       Ahmet Kural tabiki.Zira Kural her seferinde başka bir karaktere,başka bir mizaha hayat veriyor.Şahan Gökbakar ise kendi yarattığı İvedik tiplemesiyle yürüyor.İkisi de izleyenler tarafından sevilse bile Ahmet Kural'ın hayran kitlesi hem kendi filminde hem de İvedik'e karşı daha fazla.İvedik'in iğrenç davranışlarından,hep aynı kaba hareketlerinden sıkılanlar da olacak haliyle.Bu şekilde de belli bir kesim Düğün Dernek'i ve beraberinde Tüpçü Fikret'in seçilmesini sağlayacaktır.


        2)BU KAPIŞMA DAHA  DEVAM EDER Mİ?

          Ay sonuna kadar devam etmesi mümkün.Ama Nisan ayı itibariyle kesin bir şey söylemek zor.Zira 33.İstanbul Film Festivali başlıyor.Pek çok sinemasever bu festivali bekliyor kanımca.Ama tabi fazlasıyla festival ve bağımsız film meraklısı bir toplum olduğumuz söylenemez.Bakalım eğer bu iki film 7.000.000 barajını geçerse tutabilene aşk olsun.


          Sadece festival değil aslında.Gündemdeki karışıklar,seçimlerin yaklaşması,twitter yasağının geriliminden dolayı her iki filmin izleyici sayısını da doğrudan etkileyebilir.Eğer etkilerse Recep İvedik 4 çok yakın bir sayıyla Düğün Dernek'e yenilebilir.

          Bu mücadelede bu iki film kan da kaybedebilir belki.Çünkü her hafta 2'den fazla yerli yapım vizyona giriyor.Ve bunların yarısı komedi.Sürgün İnek,Bizum Hoca,Zaman Makinesi 1973,Eyyvah Eyvah 3 gibi pek çok komedi filmi hala vizyonda.Bunun dışında herkesin beklediği bir film,geniş hayran kitlesine sahipse ve vizyona girme tarihi erkene alınırsa bu rekabete yeni filmler de eklenmiş olacaktır.Ama yine de bu iki filmin ulaştığı izlenme oranlarına yeni veya gelecek hafta vizyona girenlerin yetişmesi neredeyse imkansız.O yüzden bu kapışma devam eder daha.



          3)BU REKABETTEN DOLAYI KOMEDİSİ İYİ OLAN YERLİ YAPIMLAR DAHA MI İYİ?


           Kesinlikle hayır! Vizyonda olan Silsile ve Köksüz gibi düşük izlenme oranlarından dolayı belki de bu soruyu akla getiriyor.Ama şöyle bir şey yok:''İzlenme sayısı düşükse film kötüdür'' Aslında sinemamızda hala aşamadığımız problemlerden bir tanesi.Ya bağımsız filmlerin ya da yerli komedilerden birine üvey evlat muamelesi yapıyoruz.Halbuki hepsinin Türk yapımı olduğu için elimizden geldiğince hepsini izlememiz lazım vakit ve para bol oldukça.


            Misal hala güçlükle vizyonda olan Silsile ve Başka Sinema'da yer alan Köksüz, düşük izlenme oranlarıyla bir nevi üvey evlat muamelesi görüyor.Aslında bu filmler sadece komedi olmadığından değil minimalist sinemaya yakın örnekler olduğu için belki de böyle.Çünkü artık maalesef sinema ticari bir sanat.Ticari bir eğlence.İnsanlar da tabi kendini çok güleceğim diye şartlamasa da sinemaya gittiğinde rahatlamak,dertlerinden kurtulmak istiyor.Bu yüzden de komedi filmleri daha çok tercih ediliyor

            Eh bu saydığım iki filmde öyle ayaklarınızı uzatıp tebessüm edebileceğiniz filmler değil.Silsile'yi izlerken filmde bir anlamda sizde oynamış oluyorsunuz.Olayları çözümlemek için tüm dikkatinizi filme verip yer yer gerilip, yer yer kafanızı yoruyorsunuz.Başka bir şekilde Köksüz,adım adım kırılma noktasına giden bir ailenin trajedisi.Trajedi ama öyle her yerinde de ağlanacak bir film değil tabi.Gerçek bir hayattan.Umutsuz ve neşeli olmayan bir atmosfer.Seyircinin kriterlerine hiç uymayanlardan yani.Keşke onlara da şans verilse,keşke onlar da izlenirken sinema sevgisi ve matematiği izleyicilere empoze edilse....


             BU KAPIŞMADAKİ FİLMLERİN KRİTERLERİ NE PEKİ?

       DÜĞÜN DERNEK

       Sivas'ın Esenyurt köyünde yaşayan İsmail'in oğlu Tarık bir gün yurt dışından çıkagelir. Önce her zamanki gibi bir memleket hasreti gibi görünse de bu ziyaretin altındaki esas neden çabuk ortaya çıkar: Tarık görevli olarak çalıştığı Letonya'da Monica adlı bir kızla beraberdir ve aynı ülkede çalışmak için tek yol evlenmeleridir! Kendisinin olurunu almaya gelen oğlunu düğünsüz evlendirmemeye kararlı olan İsmail, alelacele bir düğün telaşına girer. Ama çok hazırlıksız yakalanmıştır. yine de "Ben oğluna düğün yapamadı dedirtmem!" diyerek Tüpçü Fikret'i, Çetin'i ve köyün öğretmeni Saffet’i seferber ederek elde avuçta para yokken 10 gün içerisinde sazlı-sözlü bir düğün hazırlığı içerisine girer! Fikret Sivas'taki 'bağlantılarını' kullanarak önce bir otel düğünü için söz verse de, işler sarpasarar ve köy meydanında mütevazı bir düğün hazırlığı başlar. Tam her şey çözüldü derken, esas curcuna düğün gecesi kopacaktır. Devenin sırtında kaybolan gelinden, Rusya'dan gelini geri götürmeye gelen mafyaya kadar Tüpçü Fikret ve Çetin'i bin tane bela beklemektedir!


         Kompozisyon gibi film aslında.Girişi,gelişmesi ve sonucu belli yani.Ama kurgu yönünden bir bütünlüğü var.Ve bu düğün etrafında olan olaylar silsilesinde pek çok gırgır şamata da mevcut.Bir nevi Charlie Chaplin veya Emir Kusturica filmlerinde görebileceğimiz tarzlardan.Filmin gidişatını da Ahmet Kural ve Murat Cemcir götürüyorsa bu filme koşa koşa gider seyirci.Üstelik hem Sivas'ı hem de yeşilçamda rastladığımız köy ve aile yapısını aldığından genel izleyici kategorisini de içine alan bir komedi.Çok fazla sıkmadan da eğlendirmeyi ve güldürmeyi de başarıyor.



RECEP
     
     İVEDİK 4

         Şahan Gökbakar'ın televizyon için yarattığı ve ardından maceralarını sinemaya uyarlamaya devam ettiği Recep İvedik, üç filmlik serisine bir film daha ekliyor. Çekimleri Maldivler'de tamamlanan filmde, Recep İvedik'in Maldivler'deki serüvenine tanık olacağız. Recep İvedik, mahallesindeki çocuklardan kurulu futbol takımının antrenörüdür. Ancak düzenli olarak idman yaptıkları araziyi sermaye sahibi biri satın alacaktır. Recep'in ise buna izin vermeye niyeti yoktur. Recep'e göre araziyi kurtarmanın tek yolu para bulup kendisinin satın almasıdır. Bulabildiği tek çözüm ise Survivor'a katılıp büyük ödülü kazanmaktır. Recep, burada Karayip korsanlarıyla karşılacak ve macera kaldığı yerden devam edecek.Tabi haliyle de ekip arkadaşlarını ve rakiplerini de çileden çıkartacaktır.


       Görüldüğü üzere tam bir sipariş filmi.Seyircinin yoğun ilgisinden dolayı 4. filmi çekilen bir fenomenin aynı çizgide ilerlediği bir film. İvedik'in adadakileri çileden çıkartması,zorbalığını oradakilere de yansıtırken buradaki komedi malzemesinin bir şekilde zorlama olduğunu görüyoruz.Abartılı konuşmaları,aşağılamaları  bunu gösteriyor.Ama her ne kadar böyle de olsa seyirci bu şekilde olan komediyi daha çok seviyor.Zira Düğün Dernek'te biraz farklı mizah ve ince espriler olduğundan Recep İvedik'in düz mantık kaba komedisi özellikle de genç arkadaş grupları tarafından daha çok izlenecektir şu sıralar.Sırf güldürmek için yapıldığı belli bir film yani.Düğün Dernek bunu yaparken eğlendirmeyi daha ön plana alıyordu.İşte bu yüzden sırf Gökbakar'ın para kazanma kaygısı ve izleyicilerin gülmesini sağlayan bir film olduğundan hiçbir eleştiriye takılmadan aynı yolda devam edecek Recep İvedik.Ama şunu da belirteyim.Filmde iğrenç sahnelerin yanında İvedik'in yaptığı insan ayrımları burada fazlasıyla mevcut.O yüzden bazıları rahatsız olabilir,bazıları da bu sahnelere bile gülmeye devam edebilir.Sonuç seyircinin.






              SONUÇ:  Bu kapışmada Recep İvedik 4,Düğün Dernek'e büyük adımlarla ulaşsa da her halükarda Düğün Dernek'i tahtından edemeyecek gibi.Çünkü belirtmiş olduğum aksiliklerde bile Düğün Dernek etkilenmiyor:


                     1)İstanbul Film Festivali'ne rağbet çok bile olsa Düğün Dernek şimdiki konumunda olacak yine.Bu da Recep İvedik 4'ün izlenme oranlarının duraksamasına neden olacak( İhtimal: %35)


                      2)İki filmin korsan versiyonları internette yayılmaya başlansa da Recep İvedik 4'ün vizyon tarihinden hemen sonra internete düşmesi  Recep İvedik'in seyirci kaybetmesine neden olabilir. (İhtimal:%65)


                      3)İşler Güçler ve Kardeş Payı ile büyük bir hayran kitlesi ve yeni bir mizah yaratan Selçuk Aydemir,Ahmet Kural ve Murat Cemcir Düğün Dernek'le daha çok seyirci çeker bence.Zira filmi iki defa izleyenlerde var bu izleyici sayısında. (İhtimal: %85)


                     4)Recep İvedik 4'ün de aynı şansa sahip olması imkansız değil.Sırf gülme  odaklı olduğu için avantajı büyük.Tabi bu filmi de iki defa izleyen seyirci sayısı da mevcut.Hatta Recep İvedik'in açılış rekoruna bakarsak bu sayı 2'yi de geçiyor bence. (İhtimal:%70) 



               İki filmin ölçümlerinde ve konularında edindiğim sırasıyla kaynaklar: Boxofficeturkiye.com ve Beyazperde.com



twitter.com/FilmNotlari




         







             




           

     




          




           
             





                 


     
          


         

     






           

Köksüz: Aile Yapısındaki Kırılmalar




           Adana Altın Koza,Nürnberg gibi pek çok prestijli festivalden ödüllerle dönen Köksüz son dönemdeki Türk sinemasının en kıymetli filmlerinden.Deniz Akçay Katıksız'ın yazıp yönettiği filmde İzmir'de yaşayan bir ailenin evin direğini kaybetmesiyle başlayan  talihsiz olaylarla dolu kırılma sürecini anlatıyor.

            Eşinin ölümünden sonra ebeveynlik görevinde gün geçtikçe zorlanan Nurcan, bu görevi ailenin en büyük kızı Feride'nin omuzlarına yüklemektedir.Ofiste bütün gün çalışıp,toplantılardan başını kaldıramayan Feride,her gün evin ve annesinin angarya işlerinden dolayı ofisteki arkadaşlarıyla bile dışarı çıkamıyor.Hayatıyla ilgili vermesi gereken büyük kararlar var ama annesi Nurcan'ın eşini kaybettikten sonraki pervasızlığını mecbur Feride kapatacak.Bir de bu yetmezmiş gibi ailenin tek erkeği, ergenlik çağındaki İlker'in durumu Nurcan'dan daha beter.Babasının ölümüyle iyicene sorumsuzlaşan,büyük sözü dinlemeyen İlker feci şekilde sigaraya başlamış ve sürekli arkadaşında kalıyordur.Tabi  İlker arkadaşında kaldığı süre zarfında arkadaşının babası yurt dışında olduğundan İlker annesiyle kuramadığı ilişkiyi arkadaşının annesinde çok başka bir yolla kurmaya çalışmaktadır.Ailenin en küçük bireyi Özge ise olayların yatışmasını bekleyen,ama her ne kadar annesine yardımcı olsa da abisi ve ablasının yokluğunda aileye destek vermeyip geri çekilen bir kız.

            Nurcan,kocasının kaybından sonra dışarıya bir adım bile atamıyor.Sabah akşam TV izliyor kanepede.Evin işlerini kendine işkence,çocuklarına karşı da suçluluk duygusu uyandırmak maksatlı çekip çevirmeye çalışıyor.Evin eksik gediği ne varsa Özge'ye yokluyor.Ve işten yorgun argın gelen kızı Feride'ye bir türlü iflah olmayan angarya işleriyle oyalıyor.

           Tabi evin angarya işlerinde Feride'ye de büyük destek sağlayan ofis arkadaşı Gülağa da ailenin yapısındaki kırılma noktasını daha da şiddetlendiriyor.Zira evdeki koruyucu erkek yokluğu ve Feride'nin monoton hayatından kurtulması Gülağa ile giderilecektir.Bu da beraberinde aile fertlerinden birinin daha ayrılmasıyla Nurcan ve İlker'in yeni kararlar almasını sağlayacaktır uzun ve zorlu bir süreç olsa da.Filmde ara ara çıkan anneanne figürü ise Feride'den sonra ailedeki kırılmayı en aza indirmeye çalışan en büyük anaç kolu.

          Ev sekanslarında daha çok çamur tonlarını kullanan Deniz Akçay, bu yaptığıyla  evin içindeki ,pesimist ve karanlık atmosferi daha iyi yansıtıyor.Tabi başarılı ekibi de bu filmin bu kadar başarılı olmasında başka bir detay. Yaşamındaki zorluklardan ötürü ruhsal bir bunalım ve çaresizlik içinde olan anne rolünde Lale Başar, hem ofisteki koşturmaca,hem evi geçindirme derken annesi ve ve İlker'le olan uyumsuzluk çatışmasından dolayı ayaklarının üstünde güçlükle durmaya çalışan evin büyük kızını canlandıran Ahu Türkpençe, babasının ölümünden dolayı iyice boşluğa düşen,bilinçsiz kararlar veren ve ailesiyle yaşadığı sorunlarla daha çok acı çeken evin tek erkeği rolünde ise Savaş Alp Başar ve diğer tüm ekip çok çok başarılı

         Minimalist sinemaya yakın dursa da Köksüz de  daha çok psikoljik bir senaryodan sosyolojik bir aile teması anlatılıyor.Bu tema da neredeyse sıfır kusurla ve son derece realist bir tutumla işleniyor.Başka Sinema'da ve bir iki Cinemaximum sinemasında çok sınırlı bir kopyayla vizyonda olan Köksüz'ü bir an önce izlemeniz lazım! 


Filmin Notu:5/5
twitter.com/FilmNotlari




 


           

Sunday, March 23, 2014

Yalnız Kovboyun Sınırsızlar Kulübü



      Genelleme yapacak olursak, eğer bir filmdeki karakterler psikopat,obsesif-kompulsif,maço,küfürbaz bir Texas polisi,mağdur bir zenci ya da toplum tarafından ötekileştirilen aykırı biriyse o zaman o film Oscar için yapılmış demektir.Neden derseniz son yıllarda verilen Oscar ödüllerine bakmanız yeterli olacaktır.Tabi eğer bunların dışında Amerika'yı da doğrudan/dolaylı bir şekilde kurtaran bir adam da söz konusuysa film baştan Oscar etiketini hak etmiş demektir.

        Bizim ülkemizde Oscar ödüllerinden birkaç gün sonra vizyona giren ''Sınırsızlar Kulübü'' de ilk paragrafta belirttiğim kriterlerin çoğunu kendi senaryosu içinde sentezleyerek Oscar tadında bir film olmayı başarıyor.Tabi tam anlamıyla da bu klişelere bağlı kalmıyor.Filmin başrolünde gördüğümüz Matthew McConaughey, hem ağzı bozuk bir maço,hem de hayati riskini tehlikeye sokan AIDS hastası bir adamı canlandırıyor.Hatta bu adam rodeo,uyuşturucu,sex düşkünü ve de yalnız bir kovboy diyebiliriz.


         Film,konu itibariyle şişirilmiş bir eşcinsel mağduriyetiyle yola çıksa da asıl odak noktası ise yasaların sağlık problemlerinin umarsızca önüne geçtiğine dikkat çekilmesi. Ron Woodroof, rodeo,sex ve uyuşturucu düşkünü,kasabada belirgin bir prestije sahipken,monoton saplantıları ve bağımlı olduğu şeyler yüzünden HIV virüsünü kapıp AIDS oluyor.Son derece homofobik olan Woodroof, bunun etkisini sadece kendi bünyesinde değil,çevresinde de acımasız bir şekilde görmüş oluyor.Arkadaşları tarafından alay edilen,çevresi tarafından ötekileştirilen bir adam haline gelmiş oluyor.


        Evet bu noktalar tam Oscar düzeyindeki klişelerle dolu.Ama dediğim gibi filmin odak noktası yasaların hayat kurtaran ilaçları illegal diye  sınırlandırarak AIDS olmuş pek çok kişinin hayatıyla kumar oynamasına dikkat çekmek.Eşcinsel mağduriyeti ve homofobik takıntısı ise filmin kilit noktası.Zaten artık iyicene hayattan bezmiş,monoton tutkularından gitgide vazgeçen Woodrof,bu olayı fırsata çevirmeye karar verir.Hem de kalan sınırlı günlerinde.AZT adı verilen ilaçların dozu bilinçsizce arttırıldığından Woodrof gibi diğer AIDS hastalarına pek iyi gelmiyor.Woodrof,bu durumu kabullenmeyerek illegal yoldan getirdiği ilaçları kendisi gibi AIDS olanlara,eşcinsellere karaborsadan satmaya başlıyor.Seyyar yoldan olmayacağı için de büro görevini görecek ''Dallas Alıcılar Kulübü'' nü açıyor.Bu kulüpte Ron'un hiç sevmediği transeksüeller,eşcinseller de yer alıyor.Ama Ron bu ilaç sektöründeki yozlaşmaya karşı olan davasına onları da dahil etmek mecburiyetinde görüyor kendini.Özellikle de transseksüel bireylerden Rayon,Ron'un yaşam mücadelesinde,insanlık evriminde güçlü bir yol gösterici oluyor.Ki Jared Leto,oynadığı bu karakterle Oscar'ını sonuna kadar hak ettiğini gösteriyor.


            Aslında bu filmde anlatılan eşcinsellik çatışması yan hikaye olarak yer alıyor.Bu hikayede de Rayon yer alıyor.Babası tarafından evlatlıktan reddedilmiş,seçimlerinden dolayı toplumun dışına itilmiş,toplumca aykırı bir kişi.Ve şaşırtıcı bir şekilde Ron'un mücadelesini sağlayan da Rayon'ın ta kendisi.Ama her şekilde mağdur olan da o.


              Film,senaryo ve vermek istediği düşünce itibariyle Scorsese imzalı ''Para Avcısı''na biraz benziyor.O filmde para insanı ne kadar hırslandırıyorsa,kölesi yapıyorsa bu filmde öyle.Para Avcısı'nda ekonomiye hükmetmek isteyen megolamanyak vardı.Sınırsızlar Kulübü'nde böyle bir hedef olmasa da Ron da AIDS'ten aldığı psikolojik güçsüzlüğü karaborsadan sattığı ilaçlarla,yani burada da devreye giren paranın kontrolsüz gücüyle saklamaya çalışıyor.


                 Sonuç olarak 25 gün gibi kısa bir sürede çekildiğinden kurgu yönünden akıcı olmayan,yönetmenin aceleciliğine rağmen,başarılı görüntü yönetimi,yer yer Oscar klişelerine girse de ilerleyen kısımlarda çatışmayı çok yönlü düşündüren senaryoyla ''Sınırsızlar Kulübü''  etkileyici performanslarıyla,her ne kadar Oscar filmi olduğunu belirtse de iyi düşünülmüş başarılı bir film.Diğer türevlerinden ayrılan alamet-i farikası ise duygu sömürüsü yapmadan hikayeyi daha realist bir tutumla anlatması

Filmin Notu:5/3
twitter.com/FilmNotlari


         
               

             
             

     


       

   

Friday, March 21, 2014

Anchorman 2: Rating mi Ailen Mi?




            İlk filmle yeni bir mizah yaratan ve habercilik alanındaki köklü değişimlere de göndermelerde bulunan Anchorman, ikinci filmiyle bu değişimleri ve mizah seviyesini daha da arttırarak bulunduğu konum üzerinde ilerlemeye devam ediyor.Yönetmenliğini yine Adam McKay'in yaptığı 2.film, meşhur haber ekibimizin hatta doğrusu meşhur haber sunucumuz Ron Burgundy'nin habercilik ve yaşamı arasındaki inişlere ve çıkışlara odaklanıyor.İlk filmde de rastladığımız bu benzer  çatışmanın yanına uzatılmış bel altı diyaloglar,abartılı oyunculuklar ve yer yer eğlendiren sekansları da eklenince filmin hayranlarını pek tatmin edemiyor.


           İlk filmin kilit noktası olan kadın-erkek çatışması yerini ulusal kanal-haber kanalı sistemi çatışmasına bırakıyor.Olaylarsa Ron Burgundy'nin eski kanalından kovulup, GNN (Global News Network-Küresel Haber Ağı) adlı bir haber kanalı yöneticisinin habercilik alanında devrim yaratacak bir projesiyle başlıyor.Yönetmenin projesi ise diğer ulusal kanalların yaptığı akşam haberleri yerine 24 saat haber yayınlayıp bir haber kanalı oluşturmak.İşte tam bu noktada da Ron Burgundy,yeni haber kanalında eski dostlarını da kıyıdan köşeden bulup bir şekilde ekibi yeniden toparlıyor.Ve Burgundy, bu fırsatı kaçırmayıp habercilik alanındaki namını daha da yükseklere çıkarmak için habercilik alanında da köklü değişiklere imza atıyor.Ama tüm bunlar olurken Burgundy hayatını değiştirecek bir seçim yapmak zorundadır.


          İlk filmdeki naif ve düzeyli espriler bu filmde yerini aşırı bel altı diyaloglara,ırkçı söylemlere bırakıyor. Steve Carell'ın canlandırdığı saftorik hava durumu sunucusu ''Brick Tamland'' karakteri ilk başlarda yaptığı komiklerle güldürse de filmin ilerleyen kısımlarında kabak tadı veriyor.Buna Will Ferell'ın Ron Burgundy üzerinde oluşturduğu abartılı oyunculuğunu da ekleyebiliriz tabi.Ancak karavanın slow motion şekilde devrilirken ekibin başına gelen komik olaylar ve filmin sonundaki yaklaşık 15 dakikalık haber kanallarının kavga sekansları filmin en eğlenceli ve unutulmaz anlarından.Ve hatırlatalım bu son kavga sekansında Sacha Baron Cohen,Jim Carrey,Liam Neeson ve daha birçok ünlü oyuncu mevcut.


         Senaryodaki yavanlık ve şişirilmiş zorlama diyaloglar rahatsız edici olsa da 80 dönemlerinde yapılan yeni habercilik inkılaplarının senaryoya eklenmesi gayet iyi olmuş.Bu devrimlerin başında özel haber kanalı,rating uğruna yapılan prime time, sabah ve öğlen saati,hatta araba takibi haberlerini bile sayabiliriz.


        Toparlamakta zorlanıyorum çünkü film  her ne kadar habercilik alanında yeni şeyler söylese de bunu ikinci plana atıp abartı dolu mizahı ön plana çıkartıyor.Pek çok prestijli sinema sitelerinde ''En İyi Komediler'' listesinde yer alan Anchorman,bu namını daha iyi bir şey yapmak yerine hayranlarının zaten her halükarda sevebileceğini düşünerek böyle bir film yapmış.


          Bu arada bizim ülkemizde de vizyona girecekti film.Ama bu saydığım nedenlerden dolayı olması lazım ki film vizyona girmeyecek.


            Sonuç olarak benim gibi bu serinin hayranları büyük bir merak ve beklenti içinde olmasın.Tabi çok kötü olacağını da düşünmesin.Ama saydığım bir iki sahne dışında gene anlamda ortalamanın birazcık altında bir film.Yine de seçim sizin.


Filmin Notu:5/2.5
twitter.com/FilmNotlari




         


           


         

Thursday, March 6, 2014

"300: Rise of an Empire" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Halil İbrahim Sağlam: Görsel anlamda gayet doyurucuydu. Müzikleri de süper, E, Eva Green faktörü zaten baş döndürüyor. Destansı, epik tarzda seyirciyi gaza getirme, coşturma tam gaz devam. Daha ne olsun?

Burak Göral: 300 Spartalı'nın devamında kana bulandık resmen! Yüzümüze yüzümüze kan boca ettiler. İlk filmin politik bakışından rahatsız olanlara birkaç düzeltme yapmış olsalar da nihayetinde bir "freak show" işte.

Banu Bozdemir: O kadar iyi ki başka bir şey demeye gerek yok.

Ali Ulvi Uyanık: Grafik şiddet estetiğinin zirvesi!

Doruk Önal: Leonidas'ın intikamını almak isteyenlerin izleyeceği türden olmuş. Bir 300 Spartalı değil.