Sunday, February 23, 2014

Recep İvedik'e Gülmek Ya Da Gülmemek



             Siz hiç şöyle bir tartışma duydunuz mu?-Kemal Sunal-Şener Şen/Sadri Alışık-Zeki Metin ikilisi/Adile Naşit-Perran Kutman/Münir Özkul-Hulusi Kentmen vs.... Hadi diyelim duydunuz.Bu tartışmaya bile katılan birilerinin olduğunu düşünmüyorum.

             Ama maalesef buna benzer bir tartışma her sene her seferinde aynı şekilde masaya yatırılmaya devam ediliyor.Her yıl ya magazinlerde ya da adını pek bilmediğimiz kanallarda usta isimlere ''Cem Yılmaz mı Recep İvedik mi?'' (pardon Şahan Gökbakar mı?) sorusu soruluyor.Son derece gereksiz gördüğüm bu tartışma hep üç şekilde bitiyor.Sorunun cevabı genellikle Cem Yılmaz oluyor ve Cem Yılmaz'ın bir şekilde ''Ben farklı,o farklı komedi yapıyor'' cevabıyla tartışmayı bitirirken Şahan Gökbakar da ya bu tartışmaya çok sinir olduğundan ya da cidden eleştiriye açık olamadığından soruyu onun istediği gibi cevaplamayanlara ateş püskürüyor.Özellikle de usta isimlere bunu yapıyor.Ki bu isimlere uzun yıllar boyu tiyatro ve oyunculuk sanatında usta olmuş Haldun Dormen de katıldı.

               Hal böyle olunca bu saçma tartışma yeni tartışmaları da gündeme getiriyor.Recep İvedik Türk sinemasının yüz karası mı?/Recep İvedik'i izleyenler seviyesiz mi?/Kemal Sunal mı Recep İvedik mi?(!) gibi gibi yığınla soru var.

                Bir kere ilk film itibariyle Türkiye'de hasılat rekorları kıran,TV'de temcit pilavı gibi neredeyse her ay yayınlanmasına rağmen reytinglerde zirveye oturan bir film serisi ve tiplemesi var.Ve bunu izleyenler de bizleriz.Eleştirmeni,bağımsız tutkunu,festival delisi,yeşilçam sevdalısı,kent insanı,köy insanı ya da herhangi bir kategori ayrımı yok.Her izlediğimizde tiksinç,aşağılayıcı ve olumsuz örnek oluştursa da kahkahalarımızı tutamıyoruz daha doğrusu tutmuyoruz.

                 Ayriyeten Recep İvedik serisini sevenler sadece Recep İvedik tarzındaki kaba komedileri izlemiyor.Cem Yılmaz da izliyor Kemal Sunal da... Hatta Charlie Chaplin,Sacha Baron Cohen,Jim Carrey vs. gibi komedinin her türlü çeşidini izliyor.Yani bu noktada Recep İvedik izleyen seviyesiz,mizahı düşük olmuyor.

                   Ve Recep İvedik,bazı noktalarda kıyaslanmayı hak ediyor.Ama bazısında da gereği bile yok.Misal Cem Yılmaz mı Recep İvedik mi? İkisine de gülüyoruz.Evet.Ama Kemal Sunal mı Recep İvedik mi? olursa cevap belli aslında.Ama onu da diğeriyle eşit tutanlar var.

                    Sonuç olarak Türk Sineması,güzel günler yaşıyor.Hollywood ya da Cannes festivallerindeki gibi bir çeşitliliğimiz yok belki.Trajedi ve komedi ağırlıkta bizim sinemamız.Buna rağmen biz bu filmleri de seviyoruz.Ertem Eğilmez'in,Kartal Tibet'in filmlerini hatırlayın.Onların filmlerinde hiç yanlış ya da yakın planlar kullanılmış,ışık yok,ses kalitesi kötü,sinematografı berbat vs. teknik sorunların dile getirildiğini gördünüz mü? Hayır tabiki.Zaten onların pek çoğunu TV'den sansürsüz ailecek izliyorduk.Kültür çatışmasını anlatan köy komedileri,Cüneyt Arkın'ın aksiyonları,dev kadrolu komediler,kült halk karakterleriyle büyüdük.Bunlarla güldük,eğlendik.Bunlarla sinemamızı tanıdık.

                     Şimdiye bakarsınız çokta farklı bir durum yok aslında.Cem Yılmaz sanatsal yönü de ağır basan daha çok üst sınıfa hitap eden ince esprili komediler yapıyor.Düğün Dernek'le zirveyi zorlayan Selçuk Aydemir-Ahmet Kural-Murat Cemcir üçlüsü yeşilçam ekollerinden kendi tarzlarıyla güldürüyor.Recep İvedik gibi pek çok internet fenomenleri beyazperdede tozunu attırmaya çalışıyor.Tabi bu işin başlatıcı da Şahan Gökbakar.O da mahalleden çıkma,tam manasıyla halk kahramanı,maganda,kadın erkek demeden lafını esirgemeyen zorba bir karakterle kendi tarzında kaba komedi yaparak güldürüyor.

                    Yani gördüğünüz üzere ''komedi'' oldukları için gülüyor ve seviyoruz.O yüzden bunu tartışmaya hiç gerek yok.Tartışmanın sonucu zaten genelde Şahan Gökbakar'a reklam olarak dönüyor ve ün yapmasını sağlıyor.

                    Şimdi o kadar Recep İvedik'i gereksiz yere yükleniyorlar dedik ama bu Recep İvedik'in sütten çıkmış ak kaşık olduğunu göstermemekle beraber yüz karası olduğunu da göstermez.

                    Yine Yeşilçam Sineması'ndan gireceğim konuya.Sadri Alışık,bir filmde kısa süreli ''Turist Ömer'' adlı bir tiplemeyle seyirci karşısına çıkmıştı.Tiplemeyi çok seven seyircinin ilgisi üzerine ''Turist Ömer Serisi'' çıktı.Kendine has yürüyüşü,racon kesen üslubu,unutulmaz şarkısıyla çok beğenildi.Ve de ona çok gülündü.Ama Turist Ömer de bazıları tarafından eleştirilmişti.Çünkü filmde kadınları aşağılıyor.Ve kendine göre zarif olan kadınlara da müstehcen şakalar yapıyordu.Recep İvedik'e benziyor değil mi? Ama sonuç ikisi de fenomen.Ve biz onları böyle seviyoruz.

                   Bu arada şöyle bir şey de var.Recep İvedik ağza alınmaması gereken küfürler ediyor.Ama bunu diyen gerçek hayatta küfür etmiyor sanki! Aynı şey Behzat Ç'ye de yapıldı. Küfüre karşılar hepsi.Ama bakarsınız ki bu iki karakter de toplumdan bir nevi dışlanmış anti karakterler.Hayata karşı düşüncelerini böyle ifade ediyorlar.Recep İvedik zaten o haliyle kibar bir beyefendi gibi konuşsa,ya da Behzat Ç, müdürüne,arkadaşlarına nazik olsa sevilmezdi.

                   Türk toplumu olarak biz onları seviyoruz.Gerçek hayattan hepsi.Hiçbiri burnu havada,küçümser,kendini diğerlerinden daha üstün gören tipler değil ki.Bizim gibiler.

                   Ve şu da bir gerçek.Recep İvedik benzer türlerdeki pek çok seri filmden çok daha komik ve eğlenceli bir seri.(Eyvah Eyvah,Çılgın Dersane vs.) İstediğimiz kadar tiksinçliğini,seviyesizliğini eleştirelim.Biz ona gülüyoruz,onu seviyoruz.Zaten Hüseyin Badem(bu gruba girmese de o da İvedik esintisi) , Sabit Kanca,Şevkat Yerimdar gibi çoğu internetten patlamış tiplemeler Recep İvedik esintisi.

                   Yalnız şu da var.Recep İvedik,pek çok hayvanseveri,LGBT savunucuları ve bireylerini,radikal feministleri ayağa kaldırıyor.Çünkü her ne kadar lafını sakınmasa da (genelde de en çok bu tarz laflarına gülsekte) bu bazıları için rahatsız edici olabiliyor.İlk filmden itibaren şişman kadınlara ettiği ''camış,besili camış,ayı,öküz'' gibi lafların yanında ırkçı ve eşcinsellere yönelik aşağılamaları belki de bu tartışmalara gerekçe oluşturuyor.Tabi bunda tuvalet mizahı şakalarının da payı yadsınamaz.

                 Yazıyı bitirirken belki çok karıştırmış olabilirim.Genelleme yapmış olabilirim.Kiminin düşüncelerine ters düşen,kiminin haklı bulduğu ya da aşina olduğunuz şeyleri yazmış olabilirim.Ama tek amacım sinemalardaki ve Türk sinemasındaki bu değişimin biraz farkına varılması ve bunun böyle kabul edilmesi.İster Recep İvedik isterse de Cem Yılmaz gibi komedyenlerin filmlerinin gereksiz yere kıyaslanmaması için yazdım.Sen anca buna gülersin/Onlar kalitesiz komedi yapıyor gibi söylemlerin olmaması için yazdım.Recep İvedik bir başyapıt değil.Sanatsal yönü ağır basan bağrımıza basmamız gereken bir film değil.Komedi filmi.Eksisiyle artısıyla her kesimi güldüren bir komedi filmi.Replikleri dilimize pelesenk olan,bazen onun felsefesiyle hareket ettiğimiz bir seri Recep İvedik.Küfrüne,aşağılamasına,haşlamalarına,davranışlarına her şeyine gülüyoruz.Ve gülmeye de devam edeceğiz sanırım.Aslında toplumca bu filme bu kadar gülmemizin altında bir doğallık var.Parodisiz,humorsuz sade bir slapstick (kaba komedi) olduğu için gülüyoruz.Yanımızda biri gaz çıkarsa,takılıp düşse,laf soksa,dalga geçse ister istemez gülüyoruz.Recep İvedik'te aynısını yapıyor.

NOT:Yazıyı okuduktan  sonra Şahan Gökbakar'ın Milliyet'e verdiği röportajı da okumanızı tavsiye ederim.  (http://www.milliyet.com.tr/-elestiriye-acigim-seyircim/pazar/haberdetay/23.02.2014/1840872/default.htm)

twitter.com/FilmNotlari

                 

                 
             


Saturday, February 15, 2014

"Nymphomaniac Vol 1 - Vol 2" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler


Ali Ulvi Uyanık: Bilge adam ile yoğun haz ve acı arasına sıkışmış mutsuz kadın, evrenin işleyiş yasalarını / insan varlığını tartışıyor. İlginç. Trier filozofça davranırken, tüm yasak bölgelere girmekten çekinmiyor. Riyakarlıklarımızı da acımasızca yüzümüze vuruyor! Bu filmden kimse kaçamayacak. İstediğiniz kadar nefret ediniz. Bir kez seyrettikten sonra hayat boyu kurtulamayacaksınız.

Selin Gürel: Nymphomaniac bütün çırpınışlarına rağmen muhafazakar. Ve görünenin tersine gayet basit temellere oturtulmuş. Yer yer eğlendim ama sevmedim.

Fırat Sayıcı: İnsanoğlunun içindeki tüm sapkınlığı su yüzüne çıkartırken seyirci-sinema ilişkisini doğryu konumlandırıyor. Her zamanki Trier!

Müjde Işıl: Nymphomaniac'ın ilk bölümü, François Ozon'un Jeune & Jolie'sinin alt metni kuvvetlendirilmiş bir nevi akrabası adeta. Lars von Trier, Nymphomaniac 2'de filmografisini özetlemiş, önceki filmlerini ikonlaştırmış. Peki, o sığ final neyin nesiydi?  Hiç yakıştı mı?

Burak Göral: Nymphomaniac Part 1'de özellikle Uma Thurman'lı Mrs. H bölümüne bayıldım. Ama filmin tümüyle ilgili konuşabilmek için ikinci bölümü de izlemek lazım.

Halil İbrahim Sağlam: Nymphomaniac Vol.1'in çok iyi başladığı kesin. Trier yine arızalığını konuşturmuş, hikaye ve kurgu açısından türlü farklılıklar ve göndermeler denemiş. Nymphomaniac Vol. 2 ise birincisinin akıcılığının altında kalmış, olay örgüsü de gittikçe ilginçliğini yitirmiş farklı sulara dalmış. Antichrist'ın zıttı olsun diye yapılmış final sahnesi ise filmin tüm felsefik arayışlarına, çabalarına bir ihanet gibi olmuş, fıkra düzeyinde kalmış. Filmdeki sansür mantığı ise pek alakasız. 4 saat boyunca defalarca sansürsüz gösterilen "her şeye" ara ara sansür olsun diye "sis efekti" atılmış.

Soner Yıldırım: Trier, arsızlığa buladığı yatak fantezilerini hangi varoluşsal krize yem eder bilinmez ama Nymphomaniac'ın 2. partını iple çektiğim kesin.

Hilal Çetinder: Nicedir özlediğim Trier etkileyiciliğinde bence Nymphomaniac Vol 1. favorim. Hatta tam da öyle kalsaymış, efsane olsaymış.

Gülhan Düzgün: Bu kadar kötü bir final sahnesi. Antichrist'a göndermeler. Çocuk kaybı üzerine değinmeler. Lars bildiğiniz gibi.

Banu Bozdemir: Nymphomaniac'ın ilk bölümünde edebi değer buldum ama onca felsefik girişimden sonra böyle sonlanmamalıydı.

Kaya Özkaracalar: Bugün Nymphomaniac'ın aslında 2 değil 3 (1+2a+2b) versiyonu olduğu ortaya çıktı. 1) Berlin FF'de ilk bölümü gösterilen en uzun versiyon. 2a) Batı Avrupa'da sinemalarda vizyona giren versiyon. 2b) Batı Avrupa sinema versiyonunun Türkiye, vb'de vizyona girecek buzlanmalı versiyonu. Türkiye'de B Avrupa sinema versiyonunun değil onun buzlanmalı versiyonunun vizyona girecek oluşunun sebebi B Avrupa versiyonunun Türkiye'de yasaklanacak oluşunun endişesidir, buyrun işte "ileri demokrasi"nin sonuçları. B Avrupa kriterleri düzeyiyle değil, istibdad altındaki ülkelerin düzeyi ile "yetiniyoruz".

Melikşah Altuntaş: Nymphomaniac'ın senaryosuna "lise sanat tarihi" ve "varlık felsefesine giriş" kitaplarından sayfalar koparıp zımbalanmış gibi görünüyor.

Seçil Toprak: Nymphomaniac'in ikinci bölümü olmasaymış.

Kerem Akça: Nymphomaniac'ta Trier, kendi sıra dışı kimliğini inkar etmeyen bir işe imza atmış gibi. Part 2'den sonra daha net karar verebiliriz.

Kerem Sanatel: Trier sevenlere müjde, adam intihar etmeyecek, yine çok eğlenmeye başlamış. Otomobili geri geri bir erkekten daha iyi park eden kadın sahnesinden sonra Trier kadın düşmanı suçlamalarından aklanmış sayılmalıdır.

Nihan Bora: "Nymphomaniac"ta göreceğimizi gördükten sonra ilginç yerlerde blurlama oldu evet, ama asıl önemli olan filmin derin ve sarsıcı olmasıydı.






Monday, February 10, 2014

Kapitalizmin ''Wall Street Kurtları''




           Öncelik olarak şunu belirtmek isterim ki Martin Scorsese, hala formunda olan bir yönetmen.Çünkü hala yaptığı tüm filmlerde hem kendi tarzını,hem de sinemanın klasik türlerini her seferinde yıkarak yeni bir yaklaşım sergilemeyi biliyor.Bununla da kalmayıp bu klasik türlerle de ustaca dalga geçip hicvetmeyi de başarıyor.


            İşte Scorsese'in bu son filmi ''The Wolf Of Wall Street'' (Para Avcısı) aynen bu teze bir kanıt oluşturuyor. Scorsese, klasik suç komedisini (kara komedi) Jordan Belfort'un kendi hayatını anlattığı ve bu hayatını anlattığı kitabını uyarlayarak biyografik-suç komedisi haline getiriyor.Hatta bununla da kalmayıp yeraltı dünyasına çeviriyor kamerasını.


           Ama bu yeraltı dünyası zannettiğiniz üzere sokaklarda kol gezen gangsterler veya büyük ailelerin büyük silahlı mafyaları üzerine kurulu değil.Bu mafya kelimenin tam anlamıyla: ''KAPİTALİZM!'' oluyor.


          Filmdeki mafyalar kapitalizme hizmet eden ''brokerlar''. Daha masum ismiyle komisyoncu.Film zaten odağında tek bir broker'ın hayatına odaklansa da aslında Amerika'nın bütün brokerlarını hedef alıyor.Türlü yollarla,dalaverelerle, profesyonel ekonomist numaralarla insanların hayallerini ve umutlarını yıkan bu brokerlar hayatta sadece ''para'' için yaşıyorlar.Filmde de en cuk oturan tanımı: ''Dünyadaki en büyük uyuşturucu'' lafından da anlaşılacağı üzere.

          Tüm bu sahte şatafat ve mutluluk karelerini tam 3 saat olan bir süreçte Jordan Belfort'un gözünden görüyoruz. Belfort, Wall Street'e girdiğinden itibaren birden hayatı değişiyor.Profesyonel bir broker olma yolunda olma yolunda sağlam adımlarla ilerlerken ''Kara Perşembe'' nin etkisinden o da muzdarip oluyor ve Belfort işsiz kalıyor.Fakat Jordan hala vazgeçmiş değil.Bu vesileyle de Jordan, önce Long Island'ın taşra yerlerinden birindeki yatırım şirketinde broker olarak çalışmaya gidiyor. Wall Street'ten edindiği altın anekdotlarla birdenbire yükselen Belfort, işleri daha da büyütme arzusuyla çevresinde ''broker'' ışığı gördüğü insanlardan bir ekip kurarak ''Sttraton Oakmont'''ı kuruyor. Yine aynı dolandırıcılık yöntemlerini onlara da öğretmesiyle birdenbire Wall Street ve daha birçok finansal şirketlere,markalara kafa tutmaya başlıyor:Haliyle büyük bir milyoner ve bir numaralı broker olan Jordan'ın bu ''en güçlü'' tutkusu kontrolsüz bir şekilde ilerlemeye devam ederken beraberinde  uyuşturucu,seks,fuhuş ve fetiş bir şekilde paranın esaretini de getirmiş oluyor.


        Böylelikle, Scorsese Amerikan rüyasına,kapitalizmine de sağlam bir eleştiri yapmakla kalmayıp,paranın tüm dünyayı nasıl etkisi altına aldığını,zayıf ama hırslarına yenik insanlar üstündeki yaptırım gücünü,tamamıyla hayatı kontrol altına aldığını gösteriyor.Özellikle bunu yaparken her türlü bireyi de (dil,din,ırk,cinsiyet ve cinsel tercihler bakımından ayrım yapmadan) filminde göstermeyi unutmuyor.Hakikat olan da bu değil mi zaten? O kadar aile tartışmaları,savaşlar,cinayetler,insanların yalnızlaşması hep bu ''para'' denen uyuşturucudan çıkmıyor mu? / Hepsi öyle.Bu hayatta hedonist bile olsanız,hayalleriniz,hedefleriniz ve tutkularınız bile olsa para olmadan mutlu olamıyoruz.


        Şimdi filme farklı bir yaklaşım ve konuyla ele alınmış olduğundan mafya filmi dedik.Peki bu filmi Scorsese çerçevesinde kıyaslarsak hangilerini ele alabiliriz? Ben bunun için en uygun olan ve tamamen bu filmin antitezi olan ''Taxi Driver''ı düşündüm.


         Hatırlayacak olursanız filmde Robert De Niro, Travis adında  kirli ve adaletten bir haber olan bir dünyada taksi şoförlüğü yapan bir adamı canlandırıyordu.Bu dünyanın  totaliter kurallarını reddediyordu aynı zamanda Travis. (Bu arada De Niro'nun bu anarşist karakteri Travis Bickle kendisiyle en çok bağdaşan karakterlerden olduğundan külttür aynı zamanda) Travis eline bir silah alarak  bu adaletsiz şehrin sokaklarını temizlemeye giderken bu onurlu görev için bir fahişenin hayatını da kurtarmayı seçiyordu.


        Baktığımız zaman, Taxi Driver, çürümeye yüz tutmuş, insanların daha da yalnızlaştığı, dünyanın kirlendiği ve adaletsizleştiğini anlatan bir eleştiri filmi.Ve yine Scorsese'in filmi. Scorsese,bu son filmde de yine benzer şekilde aynı kirli dünyayı kapitalist boyutlarıyla ele alarak eleştiriyor.İki filmin ortak yanı da bu.


       Ama en önemli farklılığı işlediği karakterler ve onların hayatları. Travis Bickle, bu kirli dünyanın adaletsizliğine kafa tutan,onun altında ezilmeyen ve kendi kurallarını koyarak anarşist bir şekilde ona direnen biri. Jordan Belfort ise bu dünyanın, bu kapitalist krallığın kölesi olmak için yaşıyor adeta.Etrafındaki arkadaşları,yatırımcılar,eski ve yeni karısı Belfort için bağımlılıktan başka bir şey değil.Bazısı onun para avcısı olma yolunda değersiz bir araç,bazısı da her geçen gün aşırıya kaçan cinsellik hazzını tatmin etmekten başka bir işe yaramıyorlar.Ayriyeten Travis Bickle,hiçbir şekilde zorbalık ve dolandırıcılık yapmadan hayatını kazanırken, Belfort dünyadaki bütün insanların donuna kadar almayı kafasına koymuş,şirketindeki bütün hisseleri satıp,diğer şirketleri batırmaya ve müşteri talebindeki paranın,hisselerin ve faizlerle tereddütsüzce kumar oynamaya and içmiş bir dolandırıcı! İşte bu yönleriyle Scorsese, iki filmde de bu dünyanın adaletsizliğini ve kirliliğini iki farklı konu,yaklaşım ve karakterlerle başarılı bir şekilde anlatmış oluyor.


        Filmdeki Jordan Belfort başta olmak üzere tüm karakterler fazlasıyla nefret edilecek türden.Ukala tavırlar,alaycı espriler,değersiz yakıştırmalar bu karakterlerin ana felsefesi adeta! Belki bu bir ilk olabilir ama filmin ana odağındaki karakterlerin mutlu olmasını istemiyoruz izlerken.Çünkü onların bu denli profesyonelce insanları kandırmalarını,onları değersiz görmelerini ve Belfort'u oynayan Leonardo Di Caprio'nun ara ara seyirciye aşağılayıcı bir tavırla seslendiği sahneler bunu daha iyi anlatıyor.


        Nihayetinde de filmde oyuncular harika! Başta Leonardo Di Caprio, Jonah Hill, Margot Robbie ve yaklaşık 15 dakikalık uzun bir diyalog sahnesinde karşımıza çıkan Matthew McCoanughey harikulade performanslar çıkarmışlar.Özellikle de Di Caprio ve Hill.

             Jonah Hill,karşımıza daha çok ''teenager'' filmlerde karşımıza çıkan genç bir oyuncu.Scorsese gerçekten müthiş bir tercih yapmış.Oynadığı Donnie karakteriyle,bir yandan  eğlenceli ve komik anlar yaşatırken,züppe broker rolünü de iyi sentezlemiş oluyor. Leonardo Di Caprio'ya ise denecek söz bulamıyorum.Kürsüde yaptığı konuşmaları,uyuşturucu aldıktan sonraki halleri ve dalavere numaraları gibi daha birçok sahnesiyle (Altın Küre'de ''Komedi-Müzikal'' Dalında En İyi Erkek Oyuncu) bu senenin Oscar ödüllerinde şansı yüksek.Tabi Oscar açısından bakarsak ''En İyi Uyarlama Senaryo'' ödülünü alacak gibi görünüyor.


            Sonuç olarak,tüm bu argümanlarıyla karşımızda bir Scorsese başyapıtı duruyor.Hicvi,eleştirisi,performansları ve kara komedisi yerinde olan türevlerinden çok daha başka olan bir kapitalizm filmi yani.Kesinlikle ve kesinlikle bu film kaçmasın! 

           Filmin Notu:5/5
           twitter.com/FilmNotlari











       


         


       

       





Friday, February 7, 2014

"Her" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Halil İbrahim Sağlam: Teknoloji ve realite olgusu üzerine kurduğu gelecek tasvirini öyle dokunaklı anlatıyor ki etkilenmemek mümkün değil. Spike Jonze, "I'm Here" kısasında da kurmuş olduğu teknoloji-aşk ikilemini hem görsel hem duygusal olarak yetkin bir doygunlukta işliyor. Güçlü oyunculuğuyla Joaquin Phoenix'e, güçlü ses performansıyla ise Scarlett Johansson'a şapka!

Kaya Özkaracalar: Bizde Aşk adıyla vizyona girecek olan Her, son yılların en iyi bilimkurgu filmlerinden.

Güzin Tekeş: Her'ü çok beğendim ama lütfen yüksek belli pantolonlar geri gelmesin!

Ali Ulvi Uyanık:  Entelektüel işi romantik dram.Öyküsü gereği mesafeli, hatta soğuk. Ancak zeki. Sonuç: Yalnız üşümeyin, türünüze temas edin.Klas müzik videolarına imza attığı için yapım tasarımı ve setleri iyi bilen Spike Jonze, ekibine müthiş bir iş çıkarttırmış.

Banu Bozdemir: "Her" filmi birbirinden gittikçe uzaklaşan insanoğlu için dikkat diyor! Kısa film tadında, insanın içini boşalttığı varoluşuna gönderme var bolca.

Müjde Işıl: İlham kaynaklarını gizlememesine rağmen ayrıntılardaki hakimiyeti ile dikkat çeken "Her", Orijinal Senaryo Oscar'ına hayli yakın görünüyor.

Wednesday, February 5, 2014

"The Wolf of Wall Street" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Ali Ulvi Uyanık: Kapitalist sistemin boşluklarında, her zaman ama her zaman dürüst insanların soyulacağına dair, küçük başyapıt.

Engin Ertan: The Wolf of Wall Street gerçekten müthişmiş. Casino'dan bu yana en iyi Scorsese desem yeridir.

Halil İbrahim Sağlam: Scorsese'nin Goodfellas'tan bu yana çektiği en iyi film olmuş. 180 dakika boyunca ağzım açık izledim. Scorsese nasıl bir insandır? 72 yaşına gelmiş, 25 yaşında gibi genç, dinamik, sinema aşkıyla dolu, anaakıma kafa tutan bir film çekebiliyor.

Burak Göral: Bir parça uzun olduğunu düşünsem de Scorsese'nin filmini çok beğendim. Mafyanın sadece elinde silah sokaklarda olmadığını, paranın (hem de çok ama çok paranın) insan doğasına yaptığı tahribatı, bunu yaşamış gerçek bir karakterden yola çıkarak anlatan çok dinamik, enerjik ve su gibi akıp giden güçlü bir film. Adeta "Goodfellas" ve "Casino" ile birlikte bir üçleme oluşturuyor.

Müjde Işıl: Scorsese, eski gangsterlerin yerini artık borsa simsarları aldı diyor da 180 dakika kanırtmaya gerek yoktu Usta.

Banu Bozdemir: 3 saat boyunca önümüzde uçuşan paraları, kadınları ve afiyet düşkünü erkekleri izledik. Uzundu, kapitalizme dair söyleyecekleri de.








Monday, February 3, 2014

Başka Sinema'da Ocak Ayı




                 
YÜZLEŞMEKTİR BAZEN EN BÜYÜK ERDEM


       Bu aralar yabancı dildeki festival filmlerinde yeni bir hava var bana kalırsa.Artık sanat kaygısı veya yeni bir şey anlatmak yerine sadece realist yaşamlara sırtını dayayan filmler görüyoruz.Ve tamamen gerçek hayata odaklı olan bu filmler de handycam kameralarla çekiliyor.Bunu en son Bir Hurdacının Hayatı'nda görmüştük.Kameranın sürekli hareket halinde olması bu filmlerdeki kesitlere daha bir gerçeklik katıyor.Romen yapımı ''Çocuk Pozu'' da tam bu dediğimiz filmlerden.Herhangi bir mesaj ya da sanat kaygısı yok.Sadece hayatın gerçeklerini yansıtıyor.Aile gerçeği gibi mesela.Ya da aile-çocuk bağları gibi.Filmin asıl anlatmak istediği bu.Tabi bunun yanında vicdan ve kişinin başına gelenlerle yüzleşmesi üzerine müthiş bir yapım olmuş.Bu anlamda senaryo ve yönetmenin uyumu harika.Filmde anne rolünü üstlenen Luminita Gheorghiu harikulade bir performans sergiliyor.


        Film,Festen filmindeki kutlama yemeğine benzer bir şekilde açılışını yapıyor.Her şey yolunda giderken partide kurtlarını döken anne Cornelia aldığı bir haberle sarsılıyor.Bu açıdan Festen filmine benziyor ama bu filmin başka bir amacı var.Festen'de handycam'le çekilen sadece oradaki kutlama ziyafetinin olduğu evdi.Tek mekan( Rope ya da 12 Angry Men gibi) Ama burada tek mekan değil tek ortak bir nokta hedeflenmek istiyor.Aile bağları ve kolay ya da zor olsun yüzleşebilmek..


        Filme gelecek olursak. Cornelia'nın oğlu Barbu kaza yapmıştır ve bu kaza küçük bir çocuğun hayatına mal olmuştur.Cornelia, oğlunu kurtarmak için elinden geleni yapıyor.Bilirkişiler, Barbu'nun lehine işlenecek dosyalar ve raporlar,hatta buna ölen çocuğun cenaze masraflarını da üstlenme diyebiliriz.Her şey iyi güzel hoş gidiyor ama Barbu'nun başka sorunları var.Özellikle de annesi arasında ciddi bir iletişim sıkıntısı var.Bir de buna çarparak öldürdüğü çocuğun ailesiyle yüzleşme de eklenince Barbu daha çok acı çekmeye başlıyor.E zaten Barbu kurtulmak istiyorsa bu durumdan önce çarptığı çocuğun ailesini razı etmeli.Ki bu da onun için oldukça zor.


          İşte filmde yüzleşme ve vicdan üzerine kurulu.Bunu filmin cenaze evi sahnesinde görmek ana hatlarıyla mümkün.Ve gözyaşları tutmanızda o derece öyle.Barbu'nun sıkıntıları bunlarla da sınırlı değil.Kız arkadaşıyla da boşanma eşiğinde erkeksi bir sıkıntıdan dolayı.Sigarayı bırakamıyor üstüne üstlük.


              Sonuç olarak film anne-oğul ilişkisini,annenin kutsallığını,hayattaki sorunlarla yüzleşebilmenin erdemliğini ve içimizdeki vicdan ve barış duygularının gelişmesini anlatıyor.Hareketli ve yakın plan kamera ise filmin realist bir şekilde gösterilmesinde ana kaynak.Tek diyebileceğim lütfen kaçırmayın.


      Filmin Notu:5/4.5
      twitter.com/FilmNotlari







         SEN YİNE DE ŞARKILARINI SÖYLE


      Cannes Film Festivali'nde ''Grand Prix'' ödülünü alan ''Inside Llewyn Davis'' bu senenin ve  Başka Sinema'nın en iyilerinden.Bunun yanında bu senenin 86.Akademi Ödülleri'nde sadece 2 dalda aday olarak ''underrated'' konumuna getirildiğini düşünüyorum.Başta Coen kardeşler,Oscar Isaac ve ''Hang Me On Hang Me'' şarkısını adaylar listesinde görmemiz gerekirdi.


          Onun dışında filme gelirsek, Coen Kardeşler'in bu sıradışı ve tam hayatın içinden olan son filmi  ''Inside Llewyn Davis'', meşhur folk şarkıcı Dave Van Ronk'un biyografisinden esinlenerek yapılmış,talihsiz folk şarkıcısı Llewyn Davis'in dramını anlatıyor.Tabi Coen'ler bu iliklerimize kadar hissettiğimiz realist öyküye kendi tarzlarındaki ironiyi işlemeyi unutmuyorlar.Ama filmin başarılı olmasında en büyük mimar harika sinematografıyla Bruno Delbonnel oluyor.Harry Potter:Melez Prens'in serinin en fiyaskosu olmasına rağmen kendini izlettirme sebebi olan görüntü yönetmeni de deneyimli Delbonnel'di. Inside Llewyn Davis'in en güzel tarafı da bu zaten! Bu kadar güzel bir renk kompozisyonu,ışık uyumunun bir arada olduğu pek film yok açıkçası.Tabi bu sinematografın bu kadar muazzam olması da filmin daha da gerçekçi,daha hayatın içinden olmasını sağlıyor.Özellikle ''pub'' sahnelerindeki kareler çok başarılıydı.O yüzden ''Görüntü Yönetmenliği'' konusunda alması lazım bu seneki Oscar'ı.Ama tabi önünde ''Gravity'' engeli var.


            Oyunculukları da göz ardı etmemek lazım. Oscar Isaac başta olmak üzere John Goodman,Carrey Mulligan harika rollerde.Özellikle yaklaşık 40 dakika görünse de John Goodman yine ders niteliğinde bit oyunculuk sergiliyor yine. Çenesi düşük,sivri dilli,zengin beyefendi sakat Roland Turner filmin en eğlenceli karakterlerinden.Daha doğrusu Goodman filmografisinin klasikleri arasına girebilir.Aslında Roland Turner filimn kilit karakterlerinden.Çünkü ikide bir Llewyn Davis ve yaptığı folk şarkılarla ince bir şekilde dalga geçmesi ve laf sokmalarından itibaren filmin mizah dozu da yükselmeye başlıyor.Özellikle de kara komedi kısmı daha ağırlıkta olmak üzere. Carrey Mulligan, ise baskın ve erkekler üzerindeki oto kontrolü müthiş kullanan başka bir karakteriyle karşımızda.Ağzı bozuk,daha çok anı yaşayan ve biraz vurdumduymaz bir kadın olan Jean'de bu anlamda Mulligan'ın rolleri arasında başı çekenlerden.Tabi biz bu baskın halini en bariz şekilde ''Great Gatsby'' de görmüştük.


           En çok alkışı hak eden performansı sona bırakmıştım zaten.Evet,Oscar Isaac neden bu performansıyla Oscar aday listesinde yoktu diyesi geliyor insanın.Hem şarkıcı,hem de oyuncu olan Oscar Isaac gerçekten nefis bir oyunculuk sergiliyor Llewyn Davis üstünde. Davis talihsiz bir folk şarkıcısı.Ama şaşırtıcı derecede de etrafındakilere karşı fazlasıyla ukala! Zira kendisi bu konuda kendini profesyonel kabul ediyor ,ama  ikinci sınıf barlarda,pub mekanlarda çalıyor ve söylüyor folk şarkılarını.Bunun neticesinde üç beş kuruş ya alıyor ya da almıyor.Bundan dolayı da Davis'in kalacak bir evi yok.Her gün başkasının kanepelerinde uyanıyor.Sürekli bir oradan oraya koşuşturmacaları... Bu açıdan ''Frances Ha'' ile çok ortak noktaları var.Oradaki Francis'in de bu koşuşturmacası, kuş misali her gün başka bir evde konaklaması da bu şekildeydi.Bundan dolayı da ikisi tam birbirleri için yaratılmış diyebiliyoruz.Bahsettiklerim bir yana Oscar Isaac'in müzik konusunda da gözle görülür bir yeteneği var. Davey Van Ronk'tan Marcus Mumford'a, Bob Dylan'dan Joan Baez'e kadar pek çok 60 dönemine damgasını vurmuş folk şarkıcısının şarkılarını yeniden yorumluyor Isaac.


           Filmin konusuna gelelim. 1960'ların New York'unda geçiyor hikaye.Folk şarkılarının, ''country'' müzik akımlarının Manhattan'a damgasını vurduğu bir dönem.Bu dönemde de folk şarkılarıyla yolunu bulmaya çalışan,tabi bu yolda ilerlerken de sık sık tökezleyen Llewyn Davis'in yaşamına tanık oluyoruz.Davis ikinci sınıf barlarda ve ucuz pub mekanlarda folk şarkıları çalıp söylüyor.Ama gel gör ki hayata tutunmak için yeterli kazanç getiremiyor ona bu şarkılar.Hal böyle olunca da Davis, evsiz,parasız sürekli birilerine muhtaç duruma düşüyor.Emanet bir kediyi kaybediyor.Her gün başka bir kanepede uyanıyor.Hatta bir gün kaldığı bir evde bir arkadaşının sevgilisi asi başka bir folk şarkıcısı Jean'i belirsiz şekilde hamile bırakıyor bu süreçte.Tabi kız kardeşiyle de kendi  üslubu başta olmak üzere pek çok sıkıntısı var.Davis,umudunu bir an kaybetmeden bu şöhret için düştüğü yolda ilerlemeyi baştan kararlı zaten ve bununla beraber meşhur  bir bar işletmecisi ve müzik menajeri  Bud Grossman'da arıyor son çareyi.Bu süreçte de talihsiz olaylar,olumsuz hava koşulları,hayatını cehenneme çeviren insanlar başta olmak üzere Davis'in peşini bırakmıyor.


          Aslında film,  daha doğrusu Coen'ler bir biyografiden çok bu 60 yıllarındaki'' country'' dönemine odaklanmışlar.Folk şarkılarının o dönemde de halk tarafından pek rağbet görmediğini,buna bağlı olarak bu yoldan ilerleyenlerin kaybedenler kulübüne dünden razı olarak gireceklerini esprili ve ironik bir dille anlatmış Coen'ler.Tabi genel olarak her bir paragrafında dediğim gibi Coen'ler Büyük Lebowski,Aramızda Casus var ve Fargo gibi kara komedilerinde kullandığı ''kara komedi''' burada kendini ironik bir drama bırakıyor..Zaten filmi izlenir kılan etmenlerden biri de bu Coen'lerin bu tarzı.Fazlasıyla trajik olan bir hikaye Coen'ler tarafından da tam festival filmlerine ve 60 döneminin folk şarkıcılarına yakışır bir şekilde hayata geçmiş oluyor.Gerisini siz izleyin ve kararı siz verin derim.

           

Filmin Notu:5/5
twitter.com/FilmNotlari


           

BELKİ DE BU DÜNYA BİZE DAHA KİRLİDİR



     Kırık Çember,yine bir festival filmi.Berlin ve Tribeca Film Festival'i hem de. Berlin'de hem prömiyerini yaptı hem de Tribeca'da filmde Elise karakteriyle göreceğimiz Veerle Baetens'e ''En İyi Kadın Oyuncu''  ve filme ''En İyi Senaryo'' ödülü verildi.Ayriyeten bu senenin de ''Yabancı Dilde Film'' Adayları'' ndan .Her ne kadar müthiş bir film de olsa önünde ''Muhteşem Güzellik'' ve ''Onur Savaşı'' olmak üzere geçmesi bir hayli zor olan iki rakibi var.


      Film,güçlü ve gerçekçi bir şekilde bir evlilik ve ebeveynlik sürecine odaklanıyor.Genel olarak komedi/romantik filmlerinde rastladığımız bu evlilik ve ebeveynlik filmleri bu filmde farklı bir şekilde işleniyor.Bu filmlerde gördüğümüz yanlış anlaşılmalar ve eğlenceli anlar yerine bu filmde talihsizliklerden bir türlü kurtulamayan,haliyle evliliklerine de yansıyan bir anne ve babanın ebeveynlik süreci görüyoruz bu filmde.


       Bunun yanında film sadece trajik ve salt bir ebeveynlik,evlilik figürü çizmiyor.Aynı zamanda dini değerlere,toplumun örf ve adetlerine ve uzun zamandır pek görmediğimiz bir şekilde Amerikan rüyasına da tokadını atmayı ihmal etmiyor.Özellikle de tıp alanındaki hayat kurtaran tedavilerin dini değerler karşısındaki yetersizliği ve lüzumsuzluğundan da dem vurmayı unutmuyor.


         Filmdeki anne ve baba da bir hayli egzantrik. Aslında toplumun değer yargılarıyla örtüşmediğinden dolayı egzantrik.Zira baba, hayatın sorunları karşısında dini açıklamaları anlamsız ve yetersiz bulduğundan dolayı ateist.Anne ise dinine fazlasıyla bağlı olmakla beraber vücudunun her yerinde dövme var ve sürekli sigara içiyor.Bu çatışma da haliyle ikilinin evliliğini iyicene zora ve sıkıntıya sokuyor.Tabi bu evlilik sürecine ebeveynlik sorumluluğu da ekleniyor.Bir de bu yetmezmiş gibi çocukları kanser hastası.Ama yine de anne ve babanın ortak noktada buluştukları iki ortak nokta da kızları Maybelle ve müziktir.

              Konusuna gelirsek, Diddier bir müzik grubunda banjo çalıyor ve Elise de dövmeci.Diddier ve Elise ilk görüşte birbirlerine aşık oluyorlar.Uzun yıllar süren bu ilişki de meyvesini veriyor ve Elise hamile kalıyor.İlk başta Diddier bu duruma onay vermiyor.Çünkü başkasının hayatına karar vermek gibi bir sorumluluğu üstlenmek istemiyor açıkçası.Buna rağmen bu doğum gerçekleşiyor.Ama maalesef kızları Maybelle kanser hastası.Bununla birlikte de Diddier ve Elise'in aşklarını,evliliklerini ve hayatlarını yeniden gözden geçirdiklerini görüyoruz.

                     2010 İstanbul Film Festivali'nde ''Çölde Kutup Ayısı'' filmiyle ''Altın Lale'' ödülünü alan Felix van Groeningen'in güçlü gözlemleri ve harika senaryosuyla,iç burkan, yaşamı sorgulayan, çemberi bir arada tutmaya çalışan öyküsüyle Kırık Çember kaçırmamanız gereken bir film.Tabi şarkılar da takdiri hak ediyor ezcümle

          Filmin Notu:5/4.5
          twitter.com/FilmNotlari

         

CARPE DIEM GLORIA!


          Sebastian Lelio'nun Berlin Film Festivali'nde ''Gümüş Ayı'' ödülünü 4.filmi ''Gloria'', eşinden yeni
boşanmış,iki çocuklu orta yaşlı bir kadının hikayesine odaklanıyor.Gloria için günümüz koşullarına,yaşam tarzları ve eğlence anlayışlarına bakıldığı zaman boşanmış kadınlarımız ve ev hanımlarımıza ilginç bir şekilde yapılmış eleştiri niteliğinde bir film diyebiliriz.Zira facebook'ta,tabletlerinin başından kalkmayıp ''Candy Crush'' tarzı oyunlar için birbirleriyle sidik yarıştıran teyzelerimiz,boşandığı için komşuları dahil olmak üzere etrafındaki herkesle iletişimini kesen kadınlarin vaziyeti ortada olduğu için Gloria'nın bu kadınlara birer tepki olarak yaratıldığını düşünebilirsiniz.Hatta çevredeki rivayetlere göre ''Gloria'' karakteri İstiklal Caddesi'nde gecenin bir vakti bağıra bağıra şarkı söyleyen ve çevresindekilerin onunla dalga geçmesine rağmen,onlara herhangi bir şekilde aldırış etmeyip anı yaşamaya devam eden bir kadından esinlenildiği söyleniyor.

           Gloria'da aynı şekilde.Etrafındakilerin dediklerine aldırış etmeden anı yaşayan,yani başlıkta da belirttiğim gibi ''carpe diem'' felsefesini uygulayan bir kadın.Diskoteklerde dans eden,spor yapan,düzenli çalışan,bar ve diskolarda tanıştığı erkeklerle yaşına rağmen tek gecelik ilişki yaşamaktan korkmayan,genel anlamda insanların ölmeden önce sayfalar dolusu listeye sıkıştırdıkları alternatifleri Gloria,her anında yapmaya hazır biri.Tabi hayatı dolu dolu olsa da Gloria yaşamının her anında mutlu olan bir kadın değil.Mutlu olamamasının kilit sebebiyse Rodolfo oluyor.


          Rodolfo, Gloria'nın diskotekte tanıştığı erkeklerden biri.O da Gloria gibi orta yaşlı ve eşinden boşanmış.Birbirleri için yaratıldıklarını düşünseniz bile olaylar daha farklı bir süreç izliyor.Rodolfo,tam anlamıyla hayata küsmüş bir adam ve tüm mutluluğu ve yaşama sevincini Gloria'da buluyor.O Gloria gibi sosyal ve canlı biri değil.Ama ''Vertigo'' adında bir parkı ve çocukları var.Genel olarak ya çocuklarıyla ya da parkta Gloria'yla vakit geçiriyor.

          Olaylar böyle güzel ilerliyor ama asıl herşey bir aile yemeğinde oluyor.Bu aile yemeğinde Gloria,Gloria'nın eski kocası ve onun yeni genç eşi,Gloria'nın çocukları ve kendini sığıntı gibi hisseden Rodolfo var.Aile yemeğinde anıların canlanması vesilesiyle aile fotoğrafları masaya serildiği zaman Rodolfo,kendini o fotoğraflarda göremediğinden bu durumu kolay kolay yediremiyor haliyle.Tabi Rodolfo'nun elinden telefonunu düşürmemesi,anı kayboluşları da Gloria'nın gözünden kaçmayınca Gloria'nın canlı ve yaşam dolu hayatı sönüverecek gibi duruyor.

           İşte film,bu yönüyle ilginçliğini gösteriyor.İlginç olansa Gloria'nın bu durumdayken bile yaşama sevincinden bir an bile kopmayıp Rodolfo'dan tatlı bir intikam alması.Hayat ona ne kadar acımasız davransa da Gloria hep pozitif bakmaya çalışıyor.Arabada dinlediği şarkılara eşlik ediyor.Bunu en çok Gloria'nın bungee-jumping yaptığı,atlı karıncaya bindiği ve dans ettiği sahnelerde görmek mümkün.Tabi  Lelio'da bu sahnelerde harika kareler yakalamakla kalmayıp Gloria üstündeki karakter derinliğini muazzam bir şekilde de yansıtıyor.


        Gloria,tüm bu yönleriyle çaresiz bir dul,sıkıcı bir anne yerine hayattan zevk almak için yaşayan bir kadının hikayesi.Ve hiç şüphem yok ki son yıllarda artan kadın odaklı filmlere yeni bir soluk getirecek.Umarım bu senenin Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali'nde programda yer alır.


          Film, Santiago'da çekildiği için Gloria, Santiago'daki kadınların genel bir portresi aslında. Lelio da bu kadınları yakından tanıyan ve onlara bayılan biri olduğu için kendisi de böyle bir film yapmış.Lelio'nun yönetmenlik ve sinema alanında değişik düşünceleri var.Sinemada yaratıcılığın daha ön planda olması gerektiğini söylüyor.Yaratıcılığın yanında doğaçlamaya da önem veriyor.Oyunculara senaryo metnini veriyor ama diyalogları onlara bıraktığını söylüyor.Hep yan rollerde gördüğü Gloria rolünü üstlenen Paulina Garcia'ya da bunu uygulamış gibi.Ki Paulina Garcia'nın muazzam performansı ve geçen sene Berlin Film Festivali'nde ''En İyi Kadın Oyuncu'' ödülü Lelio'nun bu taktiklerinin meyvesini vermiş gibi gözüküyor.


         Sonuç olarak Gloria, tüm aksaklıklara ve hayal kırıklıklarına rağmen hayattan sürekli zevk almaya bakan bir kadının dramını anlattığından başarılı.Ancak bana göre seyri için aynı şeyi söyleyemem.Hitap ettiği kitle açısından bakmak lazım.Bu film en nihayetinde bir kadın filmi.Yetişkinlerin ve daha çok kadınların seveceği bir film.Erkekler ve genç kesime pek hitap edememesi de filmin fazla durağan olması.Festival filmi olması da etkili bir anlamda.Bundan dolayı da filmin bazı sahneleri  bu kesimi seyir sırasında sıkabilir.Ayriyeten filmin monoton bir çizgide ilerlediğini söylemek isterim.


  Filmin Notu:5/2.5
  twitter.com/FilmNotlari