Monday, December 30, 2013

Bu Sinema Başka Sinema!




             Ekim ayının ortalarından itibaren afişlerde ve internette sloganlarına rastladığımız ''Başka Sinema'' 1 Kasım tarihinden itibaren İstanbul ve Ankara'da hayata geçti.Tabi ilerleyen tarihlerde bu illeri Bursa ve Eskişehir takip etti.Ve daha da çoğalacak sanırım bu iller.

               Sloganı ''Bize Her Gün Festival'' olan ''Başka Sinema''nın jenerasyonu da aynen sloganındaki gibi.Bağımsız film meraklılarına,festival takipçilerine ve kaliteli film seven sinefillere her gün aralıksız,antraktsız festival keyfi yaşatıyor.Bu oluşumun öncü ismi İmre Tezel ve bağımsız filmlerin gene dağıtımcısı M3 Film oluyor.


                  Başka Sinema'da 2013 yılı içerisinde Altın Koza,Malatya Film Festivali ve 32.İstanbul Film Festivali'nden tutun da Cannes Film Festivali'ne kadar ünlü arthouse yönetmenlerin filmleri,ödüllü ve bağımsız filmler 2014'ün Aralık ayı sonuna kadar bu programda yer alıyor.Onur Ünlü'nüm büyük övgü toplayan ''Sen Aydınlatırsın Geceyi'', Cannes'da adından sıkça söz ettirilen ''Mavi En Sıcak Renktir'', Jim Jarmusch'un ''Sadece Aşıklar Hayatta Kalır''a kadar vizyonda gösterim şansı olmayan ya da kısa süre gösterile pek çok Başka Sinema'da.


                   Başka Sinema'nın farklı bir seans sistemi de var.Saat 11:00'den 21:30'da kadar gösterilecek olan filmlerde 11:00-17:20 arasındaki filmleri seyirci art arda izleyebilecek.Üstelik her hafta programa giren bir film minimum 4 haftalık bir süreyle de seyircilerin karşısında olacak.Ve 110 dakikayı geçmeyen filmlerde de hiçbir şekilde antrakt yok.Ayrıca Başka Sinema'nın özel 21:30 Çarşamba seansları ve sürpriz film gösterimleri de olacak.Tabi en büyük avantaj Başka Sinema'yı facebook ve twitter'dan takip ederek yarışmalara katılmak,ani seans değişiklerinden haberdar olmak derim.



                  Bu altın değerindeki sinema oluşumu şimdilik Altunizade Captiol Spectrum, Beyoğlu Beyoğlu, Moda Sahnesi /Sinema, Haramidere Cinetech Torium, Levent Metro Cinema City Pink, Eskişehir Kanatlı Cinema Pink, Bursa Cinetech Korupark ve Ankara Büyülü Fener Kızılay Sinemaları'nda olacak.



                 Yazıyı burada bitirmek pek iyi olmaz bence.O yüzden Kasım ayından beri Başka Sinema'daki izlediğim filmlere şöyle bir göz atmak daha doğru olur ve yazamadıklarımın değerlendirmesini de burada paylaşmış olurum.Ama maalesef ''Mavi En Sıcak Renktir'', ''Hayatboyu'' ve  ''Saroyan Ülkesi''ni izleme fırsatı bulamadım.Onları da izledikçe yazacağım.Şimdiden keyifli okumalar... (En çok beğendiğim filmi sona sakladım)



NEIL JORDAN'DAN EGZANTRİK BİR VAMPİR TRAJEDİSİ


            Başka Sinema'nın diğerleri kadar iddialı olmasa da derdini anlatan, ''teenager'' vampir filmlerinden az çok esinlenen ama onlara göre daha başarılı olan ''Byzantium'' (Bir Vampir Hikayesi) geçmişindeki sır perdesi aralanamayan vampir bir anne ve açlığını zamanı gelmiş kişiler üzerinde bastıran kızının zorlu yaşam koşullarına direnmesini konu alan egzantrik bir ''Neil Jordan'' trajedisi aslında.Eleştirmenler tarafından sınıfı geçemese de bence hala bir şans verilmesi gereken bir film.Çünkü diğer vampir filmlerine göre daha bir akıcılık var filmde.Ve son yıllarda bu kadar hicivsel bir şekilde işlenmeyen bir erotizme yönelik sahneler de mevcut.Senaryo ve sinematografı da aynı şekilde.Tabi oyunculuk açısından Clara (vampir anne) 'yı canlandıran Gemma Arterton'un büyük payı var.


            Konusuna gelirsek, uzun yıllardır insanların kanıyla beslenen Clara işlediği cinayetin ardından, Kimsesizler Yurdu'nda büyümüş kızı Eleanor'la bir kıyı kasabasına sığınırlar.Tabi Clara'nın öldürdüğü kişi Clara'yla hesaplaşmak için yanıp tutuşan ''Kardeşlik'' adı altındaki bir vampir grubunun üyesidir.Onlar için hiçbir yer güvenli olmasa da geçim sıkıntısı da yaşayan Clara striptizcilik yapmaktadır.Bir süre sonra Clara annesini yeni kaybetmiş Noel'le tanışır.Noel'in kızı ve kendisi için kurtarıcı olduğuna inanmaya başlayan Clara kızıyla Noel'in pansiyonu Byzantium'a yerleşirler.Tabi bu arada Eleanor'un lösemi hastası Frank'le tanışması hiç iyi olmayacaktır.Çünkü Eleanor, Frank ve yeni tanıştığı insanlarla sır gibi saklanan geçmişini paylaşmasıyla Clara ve Eleanor karanlık geçmişleriyle bir kez daha yüzleşmek zorunda kalacaklardır.


Filmin Notu: 5/3.5








YOZGAT BLUES: GÜZEL MÜZİK İÇİN TEK ADRES DALİLLA



        Uzun zamandır merakla beklediğim, ve bütün festivallerde kaçırdığım,bir türlü izleme fırsatı bulamadığım Yozgat Blues'u da bu program dahilinde kaçırmadım.Bu senenin İstanbul Film Festivali,Altın Koza ve Malatya Film Festivali'nde ''Erkek Oyuncu'' ve ''Yönetmen'' ödüllerini toplayan ve SIYAD tarafından Malatya Film Festivali'nde ''En İyi Film'' ödülüne layık görülen filmin yönetmeni Mahmut Fazıl Coşkun. Başrollerde de  yerli bağımsız filmlerin usta ismi Ercan Kesal,Ayça Damgacı ve oynadıkları filmlerde hayat verdikleri rolleriyle döktüren Tansu Biçer ve Nadir Sarıbacak yer alıyor.İlk başta basit bir taşra dramı olarak görülse de işin içine arabeskten farklı olarak ''blues'' girince ortaya da yeni bir yapıt çıkıyor.Zaten bu filmde işlenen çatışma konularından biri de Blues'un Arabesk'e karşı olan direnişini anlatıyor.Bu yeni akıma alışkın olmayan insanların üzerinde bıraktığı etkiler de var tabi.Birazcık ''Muhsin Bey'' i andıran bir film olarak görülse de aslında filmin ilerleyen sahnelerinde o filmin tam anlamıyla antitezi olduğunu göreceksiniz.Tabi İstanbul'dan taşra hayatına geçen bu insanların hikayesinde ortama ayak uyduramama ve kültür çatışmasına bağlı olarak komik olaylar da sergileniyor haliyle.Film teknik anlamda fazlasıyla başarılı aslında.Tabi Ercan Kesal ve Ayça Damgacı'nın iki kişilik senfonisi de tam bir müzik şöleni.Özellikle de kurgusu.Tabi yönetmenin ve 4 ana rolde izleyeceğimiz oyuncuların da büyük başarısı var.Başta Ercan Kesal, Ayça Damgacı,Tansu Biçer ne Nadir Sarıbacak çok iyi seçilmiş rollere. Yavuz'un (Ercan Kesal) peruk takması, Sabri'nin (Tansu Biçer) berber çırağı olduğu halde kadın kuaförü açma hayali gibi pek çok şey en ince detayına kadar işlenmiş.Ama filmin esas sürprizi Nadir Sarıbacak'ın ''Kamil'' karakteri.Radyo programcılığı ve şiir gösterileri yapan Kamil'i oynayan Nadir Sarıbacak cidden bu konuda hakkını vermiş


            Filmin konusu şöyle, ''Blues'' akımına dayalı şarkılar söyleyen Yavuz, kariyerinin çöküşündedir.Bundan dolayı da bir AVM'de düşük bütçeli bir ses sistemiyle müşterilere şarkı söylemekte ve aynı zamanda bir müzik kursunun da hocalığını yapmaktadır.O müzik kursunun öğrencilerinden biri olan Neşe'de bir süpermarkette sucuk standında müşterilere sucuk tanıtımı yapmaktadır.Bu sırada Yavuz'a bir iş teklifi gelir.Uzun yıllardır Yavuz'un ahbabı olan Yaşar, Yavuz'a Yozgat'taki mekanında şarkı söylemesi için iş teklifinde bulunur.Bu konuda kararsız kalan Yavuz'a bir sürpriz daha vardır.Kendisinin de iş bulabileceği ümidiyle Neşe de Yavuz'la beraber Yozgat'a gitmek ister.İşte bundan sonraki ilerleyen olaylarda ikilimiz berber çırağı Sabri ve radyo programcısı,aynı zamanda şiir gösterileri düzenleyen Kamil'le tanışacak ve blues'un arabesk karşısındaki yenilgisini yaşadıkları dramla daha rahat göreceklerdir.Bir yandan da Sabri'nin açmak istediği ''kadın kuaförü'' hayalinin yanına ''bir kızla evlenme kaygısı'' da eklenmiş olacaktır.


   Filmin Notu:5/3.5










FRANCES'IN UMUTLARLA DOLU KOŞUŞTURMACASINI KAÇIRMAYIN!



 
        Başka Sinema sayesinde izleyebileceğimiz diğer kaçırılmaması gereken filmlerden biri olan ''Frances Ha''  bu sene içerisinde eleştirmenlerden olumlu geri bildirimler aldı.Siyah beyaz formatlı ABD yapımının yanında tipik bir Fransız sinemasını andırmasıyla dikkat çeken ''Frances Ha'' 'da profesyonel dansçı olan Frances'in aşk hayatındaki talihsizliklerini, iş bulma konusundaki sıkıntılarını ve en yakın arkadaşıyla yaşadığı bazen komik,bazen de hüzünlü olaylarına şahit oluyoruz.Tabi başrolü oynayan Greta Gerwig'de büyük bir alkışı hak ediyor.Bununla birlikte Noah Baumbach'in Frances'in yaşadığı dramı duygu sömürüsü haline getirmesi yerine işin içine daha da bir mizah katmış.Bu açıdan Frances Ha yılın en iyi filmlerinden.Ve kendi içinde naif,derdini hiçbir şekilde kasmadan,arthouse tarzı durgun sahnelere bırakmayan,eğlenceli bir kara komedi aslında.Görüntü yönetmenliği ve müziğin kullanımın ön planda olması da keyifli bir Chaplin ya da Keaton tarzında bir seyir keyfi sunuyor.

        Konuya dönecek olursak, Frances Haliday, New York'ta yaşayan profesyonel bir dans topluluğunda stajyer dansçıdır.Haliyle dans etmeyi de tam olarak bilmemekte.Kalacak bir evi olmadığı için de  belirli aralıklarla tanıdık-tanımadık başkalarının evinde kirada kalıyordur.Tabi işsizliğin de getirdiği sorunlardan dolayı Frances kira konusunda da sıkıntı yaşamaktadır,bir yandan da Frances'in hayatında büyük değişikler yapacak olan yeni ev sahipleri vardır.Kira borcunu ödemeydi,profesyonel birer dansçı olma hayalleri vardı,aşk hayatında bu sefer kazanmaydı derken en yakın arkadaşı Sophie'yle de arası bozulmuştur..İşte filmde de Frances'in  başına bu kadar sorun üst üste gelse dahi asla umutlarından,hayallerinden vazgeçmediğini,hiçbir teredütte kalmadan,hayat onu ne kadar yorsa da sürekli koşuşturduğunu görüyoruz.


        Filmin Notu:5/3.5








BİR HURDACININ HAYATINDAN...




      Nazif Mujic'e Berlin Film Festivali'nde ''En İyi Erkek Oyuncu'' ödülü kazandıran ve 32.İstanbul Film Festivali'nde Avrupa Konseyi İnsan Hakları Özel Ödülü'ne layık görülen,Danis Tanovic imzalı ''Bir Hurdacının Hayatı'' tamamıyla gerçek hayatında da hurdacılık yapan Nazif'in iç burkan hikayesini belgesel sinemasına yakın bir tarzla beyazperdeye taşıyor.Filmdeki aile fertleri bizzat kendilerini oynuyor.Ayrıca son günlerde daha da belirginleşen 86.Akademi Ödülleri'nde ''En İyi Yabancı Film'' dalında da aday bir film.Bosna-Hersek adına yarışıyor.Aslında filmi izlerken ilk başlarda internette çok tıklanan HD kalitede bir ''vimeo'' videosu izlercesine bir hisse kapılıyorsunuz.Ve Danis Tanovic filmdeki iç burkan olayları,Nazif ve ailesinin yaşadığı zorlukları fazla ajitasyona ve durağanlığa başvurmadan kendi çapında,daha sade bir şekilde anlatıyor.

      

        Konu olarak yeni bir şey yok aslında.Hatta bizden gibi.Yani kısaca bir özetlersek, Nazif, çer çöp toplayarak yani hurdadan zar zor geçimini kazanan biri.Ve kendisiyle aynı işi yapan ve çok yakın biraderinin evinde kalıyor.Nazif her ne kadar geçim sıkıntısı da yaşasa evin değirmenini döndürüyordur.Ancak bir gün karısı Senada düşük yaptığı için şiddetli kanama geçirmektedir.Bunun tedavisi de kürtajdır.Sigortaları olmadığı için hastahane Nazif'ten yüklü bir miktarda para istiyordur.Nazif'in bu parayı bulamadığı neredeyse imkansızdır.Tabi bu yetmezmiş gibi gittikleri hastane yaşadıkları köye çok uzak bir mesafededir.Senada iyice ümidini yitirsede Nazif karısını bir şekilde tedavi ettirmeye kararlı olduğundan daha çok hurda toplayıp,ilgili kurumlardan daha çok yardım alıp haklılığını gösterecektir.Tabi bu süreçte modern hayatın Nazif ve eşine o kadar da adil davranmadığını da görmüş oluyoruz.

        Filmin Notu:5/3.5






                     

 ÖZÜR DİLEMEK İÇİN ÇOK GEÇ!


        Cemil Ağacıkoğlu'nun yönetmenlik ve senaristliğini, Güven Kıraç'ın da hem oynayıp hem yapımcılığını yaptığı ''Özür Dilerim'' bu senenin İstanbul Film Festivali'nde Sema Poyraz'a ''En İyi Kadın Oyuncu Ödülü''nü kazandırmıştı.Film festival kapsamındaki izleyiciler tarafından beğenilse de genel olarak eleştirmenlerden sınıfı geçemedi.Beğenenler de var tabi.Konusu itibariyle zihinsel ve bedensel engelli birinin trajedik yaşamını ve ailesinin ona karşı tutumlarını çok acı bir şekilde görmüş oluyoruz.Bunu yapan Güven Kıraç'ta zaten rolünün hakkını ziyadesiyle vermiş.Özellikle kendine has mimik ve sesleriyle daha da bir geliştirmiş bu rolü.Aynı şekilde Selim (Güven Kıraç)'e hastalığı da olsa desteğini ve annelik görevini her daim yerine getiren anne rolündeki Sema Poyraz,kendi öz oğluna hastalığından ötürü görünmez adam muamelesi yapan Köksal Engür ve diğer oyuncuları sayabiliriz.Yani oyunculuklar müthiş.Ve iyi seçilmiş.Aynı zamanda Ağacıkoğlu'nun film boyunca yaptığı gözlemler,detayları da es geçmemek lazım.Her şey bu kadarla kalsaydı iyi olacaktı elbet film ama birkaç sıkıntı var.Evet filmde diğer ''zihinsel engelli'' odaklı filmlere göre daha fazla bir ajitasyon ve Demirkubuz filmlerini andıran bir pesimistlik ve ötekileştirilmişlik var.Genelde o tip filmlerde zihinsel engelliler ne kadar itilip kakılsa da filmin sonunda saygınlık kazanan,büyük başarılara imza atan kişiler olarak görürüz.Ama bu filmde aslında işin gerçeğine yönelinmiş.Yani gerçekten toplumumuzda bu tür hastalara karşı yapılan tutumlar,dışlamalar.Filmde her sahnesinde gerçekçiliğini hissettiriyor.Ama bu gerçekçilik Ağacıkoğlu'nun senaryodaki bir takım senaryo boşluklarından dolayı sönük kalıyor.Haliyle filmin tam olarak ne anlatmak istediği zorlaşıyor.Filmdeki diğer karakterlerin olayları fazlasıyla kopuk, ve bazı yerlerde gereksiz durağanlıklar var.Bu yüzden Ağacıkoğlu, her ne kadar ''zihinsel engelli'' bir bireyin yaşamını farklı bir yaklaşımla anlatsa da bu kusurlardan ötürü yeterli gelmiyor.

          Buna rağmen filmi de izlemek gerekiyor.Konusunu da söyleyecek olursak, Selim zihinsel ve bedensel engellidir.Aile fertlerinden sadece annesi ona en büyük desteği ve ilgiyi gösteriyordur.Öbür taraftan babası belirsiz bir utançtan dolayı kendi öz oğluna ''görünmez adam'' muamelesi yapıyordur.Erkek kardeşi Zafer'in düğünü de yaklaşmaktadır bir yandan.Selim'in kontrolsüz yaptığı davranışlar bir süre sonra Zafer'in kız arkadaşını da etkileyeceğinden evde iyicene özellikle Zafer tarafından Selim'e cephe alınmıştır.Tabi aile fertlerinin Selim'e karşı yapacakları ateşkes ve ona yıllardır yaptıkları dışlamalar,pişmanlıklar ve hepsinden önce dileyecekleri özür Zafer'in düğün gününde daha da belirginleşecektir.


          Filmin Notu:5/2.5

   







ONUR SAVAŞI DEDİĞİMİZ ŞU HAYATTA YA AVSIN YA DA AVCI

          Festen filmini hatırlarsanız, büyük bir aile yemeğinde,şok edici bir konuşma ve bu yemek şöleninde gelişen gerilimli bir ortam vardı. Diğer yemek ve eğlence dolu partili filmlere nazaran sıra dışı bir filmdi.İşte Thomas Winterberg, bu filmde de önceki filminde yaptığı karanlık ve gerilim dolu ortamı daha da pesimist bir şekilde işliyor.Toplumların tabulaşmış şekilde benimsediği değer yargıları ve normlara umarsızca bağlı olmalarını,basit bir yanlış anlaşılmadan dolayı insanların birbirlerine karşı tutumlarının değiştiğini ve bir şekilde bu Dünya'da ne kadar doğaya karşı bir  ''avcı'' da olsak hiç beklemediğimiz anda ''av'' olabileceğimizi de trajik şekilde aktaran bir film. Başrolde oynayan ve son dönemde ''Hannibal'' dizisinde tanıdığımız Mads Mikkelsen'da filmde bir kasabada yaşayan, eşinden yeni boşanmış ve oğluna her türlü babalığı göstermeye çalışan,bununla birlikte bazı ön yargı ve yanlış anlaşılmalardan dolayı bu düzenbaz hayata karşı onur savaşını veren bir adamı canlandırıyor.Ki bunu da layıkıyla yerine getiriyor. Geçen senenin Cannes Film Festivali'nde ''En İyi Erkek Oyuncu'' ödülünü de alması bu rol için biçilmiş kaftan olduğunu gösteriyor.İçinde bulunduğu zor ve anlatılamayacak kadar karışık durumu hem kendisi,hem de yönetmen her karesinde yansıtıyor.


          Konuya gelelim. Lucas, Danimarka'nın küçük bir kasabasında kreş öğretmeni ve kasaba tarafından da pek sevilmektedir..Eşiyle de yeni boşanmıştır.Tabi bu durum karşısında kendinden çok oğlunu düşünüyor.Zira oğlu annesinde kalıyor ve babasıyla da araları pek iyi değil.Tüm bunlar olurken Lucas'ın en yakın arkadaşının küçük kızı,aynı zamanda Lucas'ın öğretmenlik yaptığı kreşe giden Klara, öğretmeni Lucas'a karşı farklı duygular beslemektedir.Klara'nın öğretmenine özel yaptığı ''kartondan kalp'' hediyesi Lucas'ı tedirgin etmiştir ve Klara'nın hediyesini kabul etmemiştir.Hediyesini kabul etmeyen Klara, Lucas'a karşı olan tepkisini de büyük bir iftira atarak gösterir.Bu iftirayı da abilerinden gördüğü fotoğraftan yola çıkarak yapıyor.Onun belli belirsiz söylediği ''Lucas bana aletini gösterdi,cinsel tacizde bulundu,teşebbüste bulundu'' tarzındaki yalanlar da kısa süre içerisinde kreş müdürünün ve kasaba halkının ve de haliyle de emniyetin kulağına gidiyor.Hal böyle olunca da kasabanın sevdiği,saydığı adam olan ''Lucas'',  kasabanın 1 numaralı hedefi yani avı haline geliyor ve Lucas, oğluydu,karısıydı derken savunmasız bir şekilde kendisinin de büyük bir çıkmaza girdiği onur savaşında buluyor kendini. (Bu arada filmin açılış jeneriği bir geyik avı sahnesiyle başlıyor)

Filmin Notu:5/4




''AŞKIN YAŞI YOKTUR,BEDELİ DE''


        Francois Ozon, kelimenin tam anlamıyla muhteşem filmler yapıyor.Fransız sinemasının,hatta Dünya sinemasının harika yönetmenlerinden biri.Her filminde yeni yeni tatlar yeni yeni konular işliyor.Bunu bu son filminden bir önceki ''Dans La Maison'' (Evde) ile görmek mümkün.Ustanın son filmi olan ''Genç ve Güzel'' de yılın ve geçen senenin Cannes'ındaki en başarılı filmlerden.Bu başarısının ardındaki temel ölçütse ''Aşkın Yaşı Yoktur'' olgusunu fazlasıyla realist ve sinemanın tekniğine uygun bir şekilde işleyerek kanıtlaması.Ki bu konuda da bir hayli başarılı.Senaryodan kurguya,oyunculuklardan sinematografına kadar her şey mükemmel! Filmin bir diğer başarısı da 21 yaşındaki Marine Vacht.Canlandırdığı Isabelle karakterindeki ana argüman olan ''masum güzellik'' kavramını Vacht sayesinde görebiliyoruz.Tabi 17 yaşındaki Isabelle'e yüklediği duygularla,kimliğini bulmada,yol gösterme ve kişisel seçimlerinde adeta bütünleşiyor.Aslında bir anlamda sonbahar aylarında izlediğimiz ''Don Jon'' 'da görmek isteyipte göremediğimiz egzantrik mesajı veriyor..Ve film bir an bile kendini aşina olduğumuz klişelere kaptırmıyor,her defasında 4 mevsime ve ortamın atmosferine uygun Françoise Hardy imzalı 4 şarkıyla desteklenerek yeni bir şeyler anlatıyor.Aslında hayatın gerçekleri ve bunu yaşayanların tecrübeleri bu değişimler.Isabelle'in de filmde gördüğümüz bu değişimler de her gencin yaşayabileceği şeyler.Ama böylesini yedinci sanat alanında bulmak zor bana kalırsa.O yüzden filmdeki bu cesur senaryo,güçlü argümanlar,teknik açıdan müthiş olması ve Ozon-Vacht ikilisi filmin ''şaheser'' niteliği kazanmasında yeterli ölçütler.Ayriyeten Ozon'un başarılı ve derinlemesine işlediği gözlemler de cabası.

     
          Blue çağındaki kendini bulma,aile,kardeşlik,arkadaşlık ve gerçek aşkı bulma konusunda türevlerine göre olağanüstü bir film oluyor uzun lafın kısası.Konumuza dönelim. Isabelle, 17 yaşında bir genç kız.Bütün sırlarını ve hayatındaki değişimlerini paylaştığı tek kişiyse küçük erkek kardeşi.Zira ailesinin geneline işleyen ''evlen,seviş'' baskısına daha pek hazır değil Isabelle.Ama bir yandan da ''seks'' kavramını merak ediyor.Olaylar böyleyken tatildeki yazlıkta Felix adında uzun boylu,karizmatik,sarışın ve yakışıklı bir çocukla tanışıyor.Isabelle'in ailesi tarafından pek sevilse de Isabelle pek yüz vermiyor.Ama ''seks'' konusunda bir deneyim kazanmak için de Felix'le gittiği bir partide bu merakını gidermeye çalışıyor.İlk deneyim Isabelle için tam bir kabus ve hayal kırıklığı oluyor.


        Yaz bitiyor.Kış mevsimine girerken Isabelle ve ailesi evlerine dönüyorlar. Isabelle,ilk başarısız denemesine kafayı takmış durumda.O aşık olmak değil,seks yapmak istiyor.Bunun içinde geçici yöntem olarak internetteki pornolarda teselli ediyor kendini. (bknz: Don Jon) Daha sonra daha kolay bir yöntem olarak 'fahişeliği denemeye kalkıyor.Üniversitede öğrenci olduğundan işine de gelmesiyle kendi harçlığını da çıkarmış oluyor.Asıl kırılma noktası ise Isabelle'in ilk müşterisiyle oluyor. Georges adındaki bu tansiyon hastası, Isabelle'in başta aradığı cevap olarak görülse de Isabelle'in kişisel yolculuğunu tamamlamada bir araç oluyor aslında.Çünkü ilerleyen olaylarda Isabelle daha sonraki gittiği müşterilerinde, ailesi ve arkadaşlarıyla yaşadıkları,çevresindeki gözlemleriyle ''Para için mi sevişiyorum/aşık olduğum için mi? ''Fahişe olduğum için mi fahişeliği seçtim yoksa hayatımdaki soru işaretlerine yön versin diye mi?'' sorularına da cevap bulmuş olacaktır.


       Film bu şekilde ahlaki toplum yapısına, ''Jagten''de bahsettiğimiz kalıplaşmış değer yargılarına,gençlik dönemlerinde yaşanan ama topluma yabancı görünen sorunlara da inceden inceye ironik bir şekilde göndermeler de yapılmış oluyor.Zaten filmin ilerleyen kısımlarında aslında bu anlatılan aykırı şeylerin,tabuları aşan düşüncelerin filmin biraz daha arka planda kalacağını göreceksiniz.Daha ziyade Isabelle gibi gençlerin yaşadığı gerçek sorunları,deneyimleri ve yeni tutkuları anlatıyor aslında.


Filmin Notu:5/5


          


         

         ENDİŞEDEN YARATILMASAYDIK, O ZAMAN NOLCEKTİK Kİ BİZ?



      Geldik Başka Sinema'da hatta son 10 yıl içerisinde en çok beğendiğim filme... Festival festival,şehir şehir dolaşan bir yandan da en prestijli ödülleri toplayan ''Sen Aydınlatırsın Geceyi''! Tragedyanın öncülerinden sayabileceğimiz Euripides'in ''İnsan endişeden yaratılmıştır''  sözüyle siyah beyaz,durgun ve olabildiğine pesimist bir şekilde açılışını yapıyor.Film boyunca ''Eflatunfilm'' bünyesindeki oyuncuların yanı sıra alanında başarılı ''Demet Evgar, Ercan Kesal,Derya Alabora ve sürpriz bir rolle Ayşenil Şamlıoğlu'da yer alıyor.Onur Ünlü'nün filmlerinde gördüğümüz sürrealist olaylar (absürd kelimesini kullanmıyoruz) ve varoluşçu senaryo bu filmde daha da belirgin.Hatta daha ziyade Ünlü, varoluşçu tarzını daha ön planda tutuyor.İnsanoğlunun endişe içindeki hayatları,yaratılış gayesi içlerindeki insanlık savaşı ve vahşilikleri,ve ilginç bir şekilde süper kahraman diyebileceğimiz ''olağanüstü nitelikteki insanlar''a da farklı bir bakış açısı sergiliyor.Varsayımların,hayattaki doyumsuz isteklerimizi aslında insan hayatında gereksiz bir engel olarak göstermiş Ünlü.Çünkü filmde ''olağanüstü nitelikteki kasaba insanı'' bile sıradışı güçlere de sahip olsa içindeki yok edemedikleri endişe ve kaygılarından dolayı mutlu değiller.Filmde Mecnun (Leyla ile Mecnun dizisindeki) tarzı bir karakteri canlandıran Ali Atay'da bu konuda daha başarılı olmaya devam ediyor.Canlandırdığı Cemal karakteri de kendi iç dünyasında yalnız bir karakter.Ki bu yalnızlık ruhuna da işlenmiş ki duvarların içinden geçiyor.Kimsenin göremediği gerçekleri görüyor.Aynı şekilde Serkan Keskin'in canlandırdığı karakterde de ölümsüzlük var mesela.Ama o da bu durumdan pek memnun değil.Bir sahnesinde Cemal'le konuşurken ''Benim de derim bu ölemiyom a.....yım'' demesi.Ve ironik bir şekilde nasıl olsa ölümsüzüm diye de Cemal'in sevdiği kız hakkında ağır şekilde konuşmaları ve küfürlerini de sayabiliriz.İşte bunun gibi Onur Ünlü, filmdeki karakterlere niteliklerine ve yaşadığı acılara göre olağanüstü nitelikler yüklemiş.Bu insanlarda içindeki acıyı belli etmemek için de bu niteliklerini hayatlarına geçici bir fayda sağlamak amaçlı kullanıyorlar.Ancak bu güçleri hiyerarşi bakımından güçlü olanların da kullanabileceğini görüyoruz.Tıpkı gerçek hayattaki gibi.( Nadir Sarıbacak'ın canlandırdığı rolün eliyle ateş etmesi,daha sonra başkalarının tetikçi olması vb.)


        Konuya girmeden filmde başka dikkatimi çeken şeyler de oldu.Kahvede Cemal'in ontoloji konusundan açması,ve masadakilerin bu konuda Cemal'i bozmaları, (Olmasaydık nolacaktı?/Olmayacaktık) Cemal'in Yasemin'i dövdüğü sahnede Yasemin'in Cemal'in çok rahat dengesini alt üst etmesi yerine boyun eğiyor.Her ne kadar gücü de olsa savunmasız kaldığını anlatıyor insanın.Ama Onur Ünlü'nün yaptığı en büyük marifeti ise ''ölüm'' olgusunu pesimist bir şekilde hicvetmesi.Filmin sonlarına doğru bu hicvi görmekte biraz zor tabi.Ki bu final filmi izleyenlere farklı farklı yaklaşımlar sunuyor.


         Konuya gelirsek.Cemal, annesini bir yangında kaybetmiştir.Annesini kaybetmesi hayatında açıklayamadığı ve kendinin de net bir anlam veremediği sıkıntılara ve iç yalnızlığına kapanmasına yol açıyor.Babası bile oğlunun sıkıntılarına çare bulamadığı için o da kendisini yiyip bitiriyor bir anlamda.Cemal de bu iç sıkıntısının nedenin bulmak üzere kendi varoluş sebebini daha doğrusu insanoğlunun varoluşunu sorguluyor hayata ve çevresindekilere karşı.Olaylar böyle gelişirken Yasemin adında bir köylü kızına aşık oluyor.Yasemin Cemal'in kurtarıcısı oluyor bir anlamda.Ama daha sonra dışarıda kitap satan Defne'de Cemal'e karşı yeni bir şeyler hissetmeye başlıyor.Cemal'i de bu ikili arasında hayatını tamamlayacak ve iç sıkıntısına çare bulacak kızı bulmasına dayanan ikilemde kalırken kendi yarattığı sonsuz boşluğuna doğru da yavaş yavaş yaklaşıyordur.

          Filmin siyah beyaz sinematografı,dramatik üslubu ve müzikleriyle daha da inanılmaz duruyor.Mehmet Erdem'in sene içinde kaybettiğimiz Ferdi Özbeğen'den cover'ladığı ''Gülmek İçin Yaratılmış'' ve Caramel filminin efsanevi şarkısı ''Ya Mreyte Mreyte'' gerçekten filmle daha bir bütünleşmiş.


Filmin Notu:5/5




       


     
     



                                                                
   

               

No comments:

Post a Comment

Ne Gelmiş?