Tuesday, November 26, 2013

"Tamam Mıyız?" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Fırat Sayıcı: "Tamam Mıyız?"ı izledik. Monologlar tekdüze. Diyaloglar akıcı. Film olmuş. Ama viski buzdolabına konmaz.

Müjde Işıl: Tamam mıyız?'ın cinsel kimlik(sizlik) üzerine söylemeye çalıştıklarına tamam ama ortaya çıkan sonuca tamam demek için naifliğin ötesi gerek.

Hilal Çetinder: Tamam mıyız?'la ilgili çok olumsuz değilim. Ama yeni bir şey eklemeyen ve biraz acelesi olan bir Çağan Irmak izledik sanki bugün.

Banu Bozdemir: Çağan Irmak, Tamam mıyız'da Kinyas ve Kayra'nın iyilik ve kötülük dünyasından gerçek hayata uzanmaya çalışıyor. Öyküsü kahramanlarının eksik dünyasını dolduramıyor ama yine de dokunmaya çalıştığı dünyanın naifliğini anlamaya çalışıyorsunuz.

Dilek Karataş: Tamam değil Çağan Irmak, tamam değil. Yarım ve kopuk bir dille "tamam" olmayı nasıl anlatabilirsin? Masal desen değil, hayal desen değil. Gerçeğe teması bile imkansız.

Tuğçe Madayantı: Çağan Irmak filmi "Tamam mıyız?" için küçük bir not: Jack Daniels buzdolabına konmaz.

Numan Serteli: Çağan Irmak, bulundukları "uç" noktalarda öylesine çaresizce debelenen insanları öylesine "savunmasız" bir biçimde öykünün ortasına bırakıyor ki, "duygu sömürüsü" yapmasına gerek bile kalmıyor.


Monday, November 25, 2013

"The Counselor" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Halil İbrahim Sağlam: The Counselor, anlamsız şekilde Tarantinovari diyaloglardan, fetişizmden ve kanlı sahnelerden medet umuyor, üzerine Guy Ritchie'nin "Revolver"daki egosunu koyuyor, sonra da Tony Gilroy olmaya çalışıp "Michael Clayton" triplerine girerek derin bir film(miş) gibi yapıyor. İşin kötüsü, üçünü de doğru dürüst beceremiyor. Ridley Scott'un en vasat işlerinden biri.

Eray Yıldız: Ridley Scott, The Counselor'da istop usulü "senaryo sheetlerini havaya atıp kim neyi tutarsa onu okuyor/oynuyor" gibi bir teknik deniyor.

Fırat Ataç: Cameron Diaz'ın sarı Ferrari'ye yaptıkları, The Counselor'ı izlemek için yeterli bir nedendir.

Müjde Işıl: C. McCarthy'in ilk senaryo denemesi The Counselor, sinema değil edebiyat kokuyor. Ridley Scott bile bu kitabı senaryoyu hareketlendirememiş.

Banu Bozdemir: The Counselor / Danışman derinlikli anlatımdan yoksun tabii ama seyircinin ilgisini kuşatacak zeki hamleleri de mevcut!

Ali Ulvi Uyanık: 76 yaşındaki Ridley Scott'un, insanlığa dair belki de en karanlık / pesimist filmi. En dürüst karakter en "kötü görüneni!" "No Country for Old Men"i de yazan Cormac McCarthy, hayata ve insana dair çarpıcı tespitlerde bulunuyor. "The Counselor", onun metni.

Tuğçe Madayantı: Ridley Scott ve Cormac McCarthy'nin elektrikleri tutmamış. A+ oyuncular ile B sınıf diyaloglu bir film çıkmış.

Kerem Akça: The Counselor, klasik Amerikan sineması ihtiyacına ilaç gibi gelecektir. Her şeye rağmen Scott'un son 10 yıldaki çoğu filminin üzerinde.

Numan Serteli: Senarist McCarthy yönetmen Scott'u, Scott da genç kızların sevgilisi Michael Fassbender'ı bitirmeye çalışmış gibi geldi bana.


Çatışmıyorlar La Direniyorlar!





             Alkolüne,küfrüne,argosuna ve Türkiye'nin yakın geçmişine göndermelerinden ötürü Behzat Ç,dizisi geçtiğimiz yaz ayında ekranlara veda etmişti.Ama dizinin yayınlandığı süreçte Behzat Ç,Seni Kalbime Gömdüm'le Behzat Ç ve ekibini sinemada da görme şansımız olmuştu.

             İşte Behzat Ç'nin bu ikinci filmindeki olaylar da ilk filme göre gelişiyor. İşlediği cinayet suçundan dolayı Behzat Ç açığa alınmış, ve büroya da cinayetten,polislikten anlamayan hiyerarşi peşinde koşan amirler,yalakalar gelmiş.Tabi bu durumdan en çok zarar görense Behzat Ç'nin eski ekibi oluyor.( Harun,Hayalet,Akbaba,Eda) Bu sırada da İçişleri Bakanı, bir suikaste kurban gidiyor. Behzat'ın yerine atanan Himmet, ise bu olayı lehine çevirip yükselebilmek için Behzat'ın ekibini TEM (Terörle Mücadele) ' ye yardımcı olması için gönderiyor.Ama Behzat'ın ekibi   İçişleri Bakanı'nın cinayetiyle ondan önceki öldürülen bakkal ve Alman konsolosluğunda çalışmış bir kişinin cinayetleri arasında bağ olduğunu düşünüp olayları iyice araştırmaya  başlıyorlar.Olaylar böyle gelişirken Ankara'da her gece yapılan eylemlere TEM'de biber gazı ve tazyikli sularla müdahale etmektedir.Bu eylemlere daha fazla tepkisiz kalmayan Behzat Ç, ise cinayetlerin ardındaki sır perdesini çözmek için kolları sıvıyor.Tabi bir taraftan bu cinayetlerin gösterdiği oklar da  dolaylı yoldan  Ercüment Çözer'in kaçak silah ticareti yaptığı Kıbrıs'ı gösterince de Behzat Ç ve ekibi başına geleceklerden habersiz Kıbrıs'a doğru yola çıkıyorlar.


             Açıkça, söylemek gerekirse bu filmi ilk filmden daha başarılı buldum.Teknik açıdan da olmasa senaryosuyla,konusuyla ve bilhassa ''Gezi'' direnişleriyle ilgili göndermeleriyle bu filmi daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. ''Çatışmıyorlar,direniyorlar'' / ''Savaşın amk,barışa bir şey olmasın'' gibi sloganları da cabası. (Gözlerim dolmadı desem yalan olur.)


              Filmde Hayalet'le Ilgın arasındaki ilişkiye, Akbaba'nın eroinle olan tutkusuna kadar dizinin müdavimlerinin de bildiği birkaç tipik örnekler de mevcut.Ve tabi ki Behzat Ç ve ekibinin ilk film ve diziden alışkın olduğumuz mizahı,argosu,küfrü sonuna kadar kullanmışlar bu filmde de.


             Senaryoyu Ercan Mehmet Erdem yazmış bu sefer.Zaten biliyorsunuz dizinin senaryousunu da Ercan Mehmet Erdem'le yapmıştı.Ama bu film her ne kadar ''vurucu'' da olsa Behzat Ç ve ekibinin o sempatikliği ve komik diyaloglarına çok yer vermektense daha çok bir James Bond klişeliğiyle Amerikan sinemasında rastladığımız polisiye ekolüne yer verilmiş.


                Teknik açıdan yetersiz demiştim. Bunun nedeni deponun patladığı sahnelerdeki efekt yetersizliği, bazı planların çok yakın kullanılması ve bunlardan ziyade yine filmin 4:3 formatında çekilmesiydi.Ayrıca Behzat Ç ve Ercüment Çözer'in depodaki ''Ağır Roman'' usulü bıçaklı düeollasına da bir anlam veremedim.


                 Gezi,Ethem Sarısülük'ün polis kurşunuyla ''terörist'' sıfatıyla katledilmesine, hiyerarşi peşinde koşan badem bıyıklı yöneticilere,kısacası aynı dizideki gibi Türkiye'nin yakın geçmişine ince,ama akılda kalıcı mesajlarıyla,göndermeleriyle ''Behzat Ç: Ankara Yanıyor'',bu senenin en iyi yerli yapımlarından.Yine salondaki çoğu kesimin filmin küfürle komedi yaptığını sanması da ayrı bir olaydı.Hiç şaşırmadım buna,ilk filmdeki gişeyle bu filmin gişesi arasında bir fark yok zaten.Genel bir tabirle ''Benim gibi dizinin müdavimlerini fazlasıyla tatmin edecek''.


                   NOT: Yine de bu filmi  herkesin izlemesini öneriyorum.Behzat Ç'yi seven,sevmeyen/ diziyi izleyen,izlemeyen.Sizde de bir iki etki bırakacağından eminim.İyi seyirler dilerim...


Filmin Notu:5/3.5
twitter.com/Sanatim_Sanat
twitter.com/FilmNotlari

              


           
             

Friday, November 15, 2013

Hükümet Kadın 2:Faruk'un Yolu



               İlk filmde, Sermiyan Midyat, kendi memleketinin ilk kadın belediye başkanı Zekiye Midyat'ın hayatını ve yaşadığı gerçek olayları kurguladığı karakterlerle anlatmıştı.E tabi haliyle seyirci de bu hikayeyi çok sevdi ve Sermiyan Midyat ikincisini de çekti.


               Bu ikinci filmde de Xate'nin ''Hükümet Kadın'' olmadan ve Aziz Veysel'in ölümünden 7 yıl öncesine dönüyoruz.Yani sene 1949... Kürtçe isimler yasak,kelimeler yasak,eğitim olanakları kısııtlı ve garip bir Ankara Hükümeti korkusu var. Bu ortamda da Xate,oradaki çocukları okutmak için elinden geleni yapıyor.Her gün çocukları kendisi getirip,götürüyor.Olaylar böyle gelişirken, belediye reisliği seçimleri de yaklaşıyordur.Uzun yıllardır mertebesini kimseye kaptırmayan Aziz Veysel, içinde yasaklı kelimeler geçen kitaplar okuduğundan hüküm giymek zorunda kalır.Aziz Veysel'in boşluğundan yararlanan Faruk'ta belediye reisliği seçimlerine adaylığını koyar.Hal böyle olunca kocasının mevkisini Faruk'a kaptırmak istemeyen Xate'de Aziz Veysel adına propagandalara başlamak için kolları sıvar.Tabi bir de işin içinde tamamlanmayan bir mektep projesi vardır.

              İşte bu süreçte de Faruk'un saçma sapan bir öküz davasından dolayı Fehime'yle nasıl tanıştıklarına ve evlendiklerine şahit oluyoruz.Yani Sermiyan Midyat, ilk filmden farklı olarak senaryosunda yazdığı mizahın büyük bir kısmını bu süreçte işliyor.Hem de Midyat, bu mizahın dozunu ilkine göre daha bir arttırmış.Genel izleyicinin sevdiği ''kaba komedi'' ögelerini bu filmde de bulmak mümkün.


               Ayrıca filmde o döneme,ilk filme ve günümüze ait göndermeler,politik espriler ve özellikle de 3 siyaset partisine de (AKP, CHP,MHP)  selamlamalar mevcut.Bunu en çokta Faruk'un propagandalarda yaptığı işaretle görmek daha mümkün.Ufak ufak ''Gezi'' başlıkları da var tabi


               Her şey iyi güzel ama filmde birazcık rahatsız olduğum durumlarda vardı. Öncelikle bu filmin ilk filmden neredeyse hiçbir farkı yok.Hatta Faruk'un cenaze evinde yaptığı patavatsızlıklar, bile aynı şekilde. Sermiyan Midyat yine eğlenceli bir senaryo yazmış ama keşke bu filmi yaparken biraz daha eklemeler yapsa daha iyi olurdu bence.Çünkü Hükümet Kadın vizyona gireli 10  ay gibi bir süre geçti sadece.

               Asıl rahatsız olduğum konuya gelelim. Fehime'yi biliyorsunuz.İlk filmde ironik bir şekilde sağır,kör,topal olmadığını belirten,azıcık aklı havada ama eğlenceli karakterlerden biriydi.Bu filmde de öyle fakat Fehime ilk filme göre bu filmde daha çirkin ve daha aptal. Fehime'nin kaba komediyle kullanılarak ''çirkin,aptal kadın'' olarak lanse edilmesi bir süre sonra beni rahatsız etti.Filmde annesi,babası bile kızını hepten göndermeye niyetli zaten.Tamam, komedi filmlerinde saf,ve bu tip aptal karakterler genelde yan karakterler ve daha çok sevilenler.Ama Sermiyan Midyat, bir taraftan filmdeki adıyla yani hükümet gibi güçlü,söz sahibi olan bir kadının gücünü gösterirken, diğer taraftan başka bir kadının fiziksel kusurlarından,akıl yetersizliğinden faydalanarak dalga geçmesi.Sermiyan Midyat, böyle yaparak çelişkiye düşürüyor seyirciyi.Ama bir yerde de salon en çok Fehime'nin bu tip sahnelerine güldü.


           Son tahlilde, ''Hükümet Kadın 2'', ilk filmden keyif alanlar için ideal bir film.105 dakika kesintisiz olmasa da ilk filme oranla daha çok gülüyorsunuz.Ama ben ilk filmi daha çok sevmiştim.Çünkü bu ikinci film sadece güldürmek için yapılmış.Zaten Sermiyan Midyat'ta bunu istiyor.Evet bunu başardı,ama hikaye ve espriler ilk filmden farksız.Yine de filme giden her izleyicinin yüzünün gülerek çıkacağından eminim.


Filmin Notu:5/2.5
twitter.com/FilmNotlari
twitter.com/Sanatim_Sanat






       

           

Monday, November 11, 2013

"Su ve Ateş" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Halil İbrahim Sağlam: Özcan Deniz'in "Evim Sensin"deki Kore filmi sevdası "Su ve Ateş"te de devam etmiş belli ki. 30'a 30 aşiret toplantısı = Infernal Affairs. Ayrıca sinema tarihine geçecek derecede orijinal ve kült iki repliği de mevcut. "Daha lahmacun seviyesine gelmedik!", "Ben bir toz zerresiyim!"

Müjde Işıl: Özcan Deniz'in iyice "ağır abi"leştiği Su ve Ateş, 13 bölümlük bir dizinin ziplenmiş versiyonu gibi. İyi çekilmiş ama hikayenin sonu gelmiyor.

Kemal Yılmaz: Özcan Deniz, Seymen Ağa moduna geri dönüp klasik Yeşilçam ruhunda takılmış. Su ve Ateş, Deniz'in geçen seneki gişe başarısını rahat tekrarlar.

Banu Bozdemir: Su ve Ateş'e ne izleyeceğimi tahmin ederek gittim ve beklentim boşa çıkmadı, ne bekliyorduk ki?

Murat Tırpan: Su ve Ateş'in inandırıcılık sorunu var doğru. Ama Özcan Deniz filmlerinin hep vardır, o cool aşk bakışına hiç inanamadığımız için onun karşısına çıkan engellere de hiç inanmıyoruz. Sonuçta ortaya "imkansız bir melodram" çıkıyor.

Kerem Akça: Su ve Ateş, 'tipik Özcan Deniz filmi' ibaresinin üzerine birazcık koymuş. Ama taban ilk depremde yıkılmaya müsait olduğu için bu yeterli değil.

Kaan Karsan: Su ve Ateş, Özcan Deniz'în "Ben cool, siz hepiniz" dediği üçüncü filmi. Altın Bamya için çok iddialı ama bir "Evim Sensin" değil maalesef.

Ebru Esen Turgud: Özcan Deniz'in yazıp yönetip oynadığı "Su ve Ateş" filmi dramatik olmuş. Boğaz düğümleyen cinsten. Gişede başarılı olacak belli ki.


Friday, November 8, 2013

"All is Lost" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Banu Bozdemir: Doğanın vahşi samimiyeti karşısında sessizce direnen bir adamı anlatıyor, adamın sakinliği ve anlayışı hüzünlendiriyor.

Müjde Işıl: Gravity ne kadar yapay ve abartılıysa All is Lost da o kadar doğal ve sade. Yani her filmi 3D'ye bandırmanın alemi yok.

Hilal Çetinder: Rüya gibi kadrosuyla geveze bir filmin ardından, tek kişilik diyalogsuz All is Lost. Chandor uçlarda gezinecek kadar cesur. Filmin bitiminde siyah ekranda "cast=tek isim" görmek etkileyici.

Kaan Karsan: Denizin altındaki ve üstündeki hayatın arasına sıkışan bir adamın hayatta kalma mücadelesini cümlesizce anlatıyor.

Yankı Doğa Çınardal: Umudun ne kadar az olursa olsun yaşama tekrar tutunma mücadelesi. Görüntü yönetmenini ayrı tebrik etmek gerek. İzlenmeli.

Kemal Yılmaz: All is Lost, Gravity'de mızmızlandığımız kolaycı her şeye sırtını çevirerek karşımıza çıkıyor. Bu senenin en bi'güzelliklerinden.






"Ender's Game" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Kerem Akça: Ender's Game, yılını da göz önünde bulundurursak yeni milenyum kurallarına göre en fazla vasat bir bilimkurgu seyirliği olabiliyor.

Müjde Işıl: Ender's Game, ABD'nin 2. Dünya Savaşı - 11 Eylül bahanesiyle yaptığı katliamlar için özür diliyor. Liderlik yok etme değil yaşatma sanatıdır diyor.

Ali Ulvi Uyanık: Gavin Hood, uyarlayıp yönettiği filminde, klas bir bilim kurgunun tüm gereklerini yerine getiriyor. Günümüz emperyalizmiyle koşut, insan türünün genel özellikleriyle ilgili, keskin, hatta kısmen analitik tespitlerde bulunuyor. Büyük Scorsese'nin "Hugo"suyla yıldızlaşan Asa Butterfield'ın , nasıl değerli bir oyuncu olduğunu bir kez daha göreceksiniz.

Murat Tırpan: İlginç bir film. Uzun uzun militarist gücün, şiddetin, yarışmanın katharsisini yaşatıyor izleyiciye. Kahraman olmayı övüyor. Sonra son on beş dakikasında "evet ama bu yanlış, şiddetten başka yollar olmalı"ya getiriyor. Yemezler! Tüm estetiği görkemli "savaş odası" dahil militarist stratejinin "güzel görünmesi" üzerine.

Banu Bozdemir: Ender's Game, masumiyeti kaybetmenin sorgulamasını yapıyor. Militarizm üzerinden, kahramanlık , savaşma ve şiddet üzerine güzelleme ve günah çıkarma.

Güzin Tekeş: "Uzay Oyunları", meğer çocuk filmiymiş. Amerika gene gerçekte işlediği suçların özrünü Hollywood'da dilemiş.




Thursday, November 7, 2013

"Carrie" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Güzin Tekeş: Carrie için söylenecek tek şey: keşke hiç yeniden çekilmeseydi.

Alper Turgut: Başarısız bir uyarlama olmuş, pek sevemedim.

Utku Ögetürk: Ne yazık ki, Carrie'nin elle tutulur tek bir yanı bile yok. Yazık olmuş.

Halil İbrahim Sağlam: Yeni Carrie = Yeni Straw Dogs. İkisinin de orijinalinden daha iyi kotarılan ve düzenlenen kimi sahneleri mevcut ama hem atmosfer olarak gerideler hem de o "klasik eser" tadı yok.

Burak Göral: Yeni "Carrie" orijinalinin derinliğinden çok uzak, her şeyi fazlasıyla dillendiren, açıklayan, telekinezi mevzusunu da Superman olmak gibi bir şey olarak tarif etmişler! Kız asfaltları falan kırıyor gerekirse bir bakışla kaynak bile yapıyor!

Müjde Işıl: 2013 model Carrie, klasiklere el değmemesi gerektiğini ve remake mantığının gereksizliğini  bir kez daha ispatlıyor. Teşekkürler K. Peirce.

Ali Ulvi Uyanık: Carrie olmamış.

Eray Yıldız: Carrie remake'i şakaysa da ciddiyse de çok komikti. Film biraz daha devam etseydi Prof. Xavier, Carrie'yi bulup okuluna götürecekti.






Friday, November 1, 2013

Thor:Karanlık Dünya



 
           Marvel'ın çizgi roman uyarlamalı filmlerini DC ve diğer çizgi roman filmlerinden ayıran niteliği,kendine has mizahı ve bilimin kurtarıcılığıdır aslında.Ve Marvel'ın seri filmleri hep kompozisyon kurgularıyla yapılır.Yani giriş-gelişme-sonuç şeklinde...


            Thor'un bu filmi aslında ikinci değil de son filmi gibi geldi bana.Çünkü olaylar birden gelişiyor ve bu seferki düşman bütün evreni tehdit ediyor.Genel olarak aksiyon ve fantastik türündeki seri filmlerin son bölümünde hep son savaşlar daha yoğun,daha etkileyici şekilde yapılır.

            Konusuna gelecek olursak çokta farklı bir şey yok. Asgard ve beraberindeki 9 Diyar diye adlandırılan evrenler için tehdit unsuru oluşturan Kara Elfler ve onun liderliğindeki Malekith kenid otoritesini ve hükmetme arzusunu göstermek için özellikle de Asgard'ı hedef alıp tüm canlıları yok etmek isteyince soluğu tabiki Thor'un yanında alıyor.Hatta sırf Thor'la değil, Thor'un yanında Asgard'a ihanet eden uyuz kardeşi Loki,ve Thor'un Dünya'daki sevgilisi,aynı zamanda bilim adamı Jane Foster'da bu katliamı durdurmak için kolları sıvıyorlar.

              İlk cümlemde Marvel filmlerinde ''mizah ve bilimin kurtarıcılığı'' daha ön planda demiştim.Bu filmde de aksiyondan ziyade bu iki unsur ön planda.Hatta mizahın daha ağır bastığını söyleyebilirim.Çünkü Thor'un ilk filminde gördüğümüz ''köyden indim şehre'' mantığıyla yapılan mizahı bu filmde daha fazla.Özellikle Thor'un Jane Foster ve profesörün evine girip,sadece ona layık olan çekicini askıya asmasıyla mizah burada daha bir yoğun şekilde başlamış oluyor.

                 Oyuncular konusunda sıkıntı yok zaten. Rush filmindeki performansıyla daha bir zirveye oturan Chris Hemshworth,Natalie Portman başta olmak üzere diğer yan karakterlerde oldukça keyifliydi ve iyi oynamışlar.

                  Filmin 3D görselliği zaten yerinde.Ama benim rahatsız olduğum Asgard evreninin,neredeyse Star Wars'taki Galaktik Cumuhuriyet'i andırması.Hatta Kara Elfler'in saldırı araçları aynı Star Wars'taki gibi Death Star'da kullanılan uzay araçlarınının birebir kopyası neredeyse.Mızrakların ucundan ışın kılıcı varic ateşlerin,elektriklerin de çıkması cabası zaten.

                   Sonuç olarak,Marvel hayranlarını yine tatmin eder ama çokta öyle beklenildiği gibi değil bence.Fantastik filmlerde mantık aramak,saçma olur tabi ama bu filmde bir şekilde yerine oturmayan kafa karıştırıcı sahnelerin de olduğunu da söylemek lazım.

                    Ve yine her Marvel filminde olduğu gibi bu filmin son jenerik sonrasında bir sürprizi var tabi ki bu sahneyi izlemeniz için son jenerik birazcık uzun olduğu için sabretmeniz lazım ve filmi tam bitmediği halde sinematografı kapatmakta ısrar eden bir sinemayı tercih etmemenizi öneririm.

Filmin Notu: 5/3
twitter.com/FilmNotlari
twitter.com/Sanatim_Sanat





         

Dublörün Dilemması







          Yazıya başlamadan önce,bundan böyle blogumda sadece film değerlendirmeleri değil,dizi,kitap ve hatta çarpıcı sergi ve oyunları da yazmayı planlıyorum.Ve yazıma başlıyorum.

           Yetimhanede büyüyen albino Nuh Tufan,ve tiyatrodaki megalomanyak arkadaşı Baretta,yan komşuları ve aynı zamanda profesör Umur Samaz'ın köpeği Havanna'yı kaçırıp fidye isterler.Aslında fidyeyi Baretta istiyordur.Bu fidye davası yaklaşık 1 ay sürdükten sonra bir gece Umur Samaz ve köpeği siyah bir arabadan gelen kurşunlarla öldürülürler.Bu olayı kafasından atmaya çalışan Nuh Tufan'da çok yakın ahbabı İbrahim Kurban'la beraber, önce bir şirketi kökünden bitirecek,ama bu iki adamımıza zengin bir hayatın kapılarını açacak ''Şant Ajans'' ı  ve çöplükten çıkarılıp,temizlenip,pisliklerden arındırılan eşyaların satıldığı bir nevi koleksiyoncu dükkanı ''Çöplük'' ü kurarlar.Bu işlerden de pek rahat olamayan Nuh Tufan,İbrahim Kurban'ın mucitliğini fırsata çevirmeye karar verir ve bir kişinin yüzünün aynısını kopyalayan maskeler yapmaya başlarlar.Ve,Nuh Tufan'ın gazeteye verdiği ''İki ayrı yerde olmak zorundasınız,ama olamıyor musunuz,bizi arayın'' ilanını çocuk bezi kralı Ferruh Ferman'ın görüp Nuh Tufan'ın yeni müşterisi olunca zaten asıl olaylar burada başlıyor.Ve Nuh Tufan,başına geleceklerden habersiz Ferruh Ferman'ın hayatına resmen girmiş oluyor.


              İşte tam bu noktada,kitabın akışı son derece sürükleyici gidiyor.Çünkü bu sürükleyicilik arttıkça kitabın başındaki kısa olayların ardındaki sır perdeleri de fazlasıyla karmaşık şekilde aralanmaya başlıyor.


               Murat Menteş'in bu kitabı için absürd bir roman örneği demişlerdi ama buradaki absürdlük sadece karakter isimleri ve kişiliklerinde.Yani, ''Bu kitaptaki kişi ve kurumlar hayal ürünüdür'' absürdlüğü


                 Menteş,bu kitapta diğer yazarlardan farklı olarak,teşbihlerinin,tamlamalarının yanı sıra kelimelere yüklediği sihir,anlam yoğunluğu daha ön planda.Çünkü  yazdığı tüm kelimelerle adeta oynuyor,onların gerçek gücünü ve sihrini ortaya çıkarıyor.


                 Kitapta en çok beğendiğim olayların akışıydı.Çünkü olaylar sürekli ortak bir şey etrafında ve ortak amaçları olan,birbirini hiç tanımamış,ve bilhassa absürd tiplemeler etrafında dönüp duruyor.Tabi en kilit karakterlerinde geçmişte yaşamlarına ve kişiliklerine Menteş'in ayrı ayrı değinmesi bir hoş olmuş.Bu cümleleri okuduğunzda sanıyorum sizin aklınıza da Quentin Tarantino'nun meşhur ''Pulp Fiction'' ve ''Reservoir Dogs'' filmleri gelmiştir.

                  Yerli romanlarımızda pek rastlamadığımız bu türün bir başka özelliği de Menteş'in kitabın başında sanki kendi kafasında kurduğu,ama kendini oynadığı olaylar yazdığını düşünüyoruz ama,Menteş kitaptaki tüm karakterleri kendi ağzından yazmış.Ve karakterlerin her birine farklı ve eksantrik nitelikler vermiş.


                  Şunu da demeden geçemeyeceğim.Ki,bence bu kitabı okuyan herkesin kafasında bit soru işareti bırakmıştır.Okumayanlar için de herhangi bir sürpriz bozacağını zannetmiyorum.Menteş,kitabın son sayfasında olaylar bittiğinde araya ''devamı 121.sayfada'' demiş.Fakat o sayfaya defalarca dönseniz bile hiçbir şekilde sonunu bağdaştıramıyorsunuz ve kafanız karışıyor.Aslında Murat Menteş,son sayfada yazdığıyla,ilgisini çekmeyen bir kitabı okumak istemeyen okura bir gönderme yapmış.Hani olur ya,kitabı okumak istemez ama okumuş gibi göstermek için de son sayfayı okurlar ya o okucuyular,işte bu kitapta o tip okurlara güzel bir hiciv olmuş.Böylesine de pek rastlanmaz aslında.


                  Son tahlilde içlerinde Onur Ünlü'nün de olduğu,değişik kafaların bir araya geldiği ''Afilli Filintalar'' grubunda yer alan Murat Menteş,bu kitabıyla neler yazabileceğini,Türk absürdlüğünün,kelimelerin sihriyle harmanlanarak edebi eserlere nasıl yansıtabileceğini görmüş oluyoruz.O yüzden iyi okumalar dilerim...


               




Ben De Özlemişim Valla...



                TRT 1,Gezi olaylarından dolayı Leyla ile Mecnun'u yayından kaldırmıştı.Bu dizide Leyla ile Mecnun ekibinin bu olaydan sonraki yaşadıklarını anlatıyor.Hem de ilk iki bölüm daha gerçek olaylara dayanıyor.

                 Ali Atay, dizinin bitmesiyle iyicene kendini boşlukta hissediyor.Adeta Mecnun'la yatıyor,Mecnun'la kalkıyor.Tabi Ali Atay'a gelen bir iki teklif var ama hala Mecnun'u kafasından atabilmiş değil.Ha bu arada Ali Atay'ın hareketleri,üslubu ve düşünceleri Mecnun'la tıpatıp aynı

                İsmail Abi'yle daha bir sevdiğimiz Serkan Keskin,fena halde dibe vurmuş durumda.Kız arkadaşıyla olan ilişkileri rayında değil,Sarp Aydınoğlu ile birlikte oynadığı Metot oyununu bile pek taktığı söylenemez.Yani Leyla ile Mecnun,aslında Serkan Keskin için de göz bebeği bir dizi.Zaten bu dizide gördüğümüz yalnızlığıyla,hafif sert ama hala bir gemiyi bekleyen İsmail Abi'yi de her karede hatırlatıyor.

               Osman Sonant'ta yıkılmış durumda.Ona gelen dizi tekliflerinin senaryosuyla Leyla ile Mecnun'daki senaryo arasında hiçbir fark olmadığı için Osman,bütün tekliflere kapıları kapatıyor.Eşi ve çocuğu uzakta olduğu için onlara olan özlemi bir yanaydı,Leyla ile Mecnun'un kaldırılmasıyla da özlem büyümeye başladı tabi.

               Burak Aksak ve Onur Ünlü'ye gelirsek,Aksak'ın hayal gücünün ve onun da Leyla ile Mecnun'la kurduğu bağı,aynı şekilde Ünlü'nün hem diziye,hem de filmlerinde de gösterdiği eksantrik ''kafa''yı çok bariz şekilde görmüş oluyoruz.Bu arada Cihan Ercan'ın da tıpkı Ali Atay'ın Mecnunla nasıl bir bağı varsa Ercan'ın da Hidayet'le olan güçlü bağını görmüş oluyoruz.


            Tabi bu ekip hepten batmış diyemeyiz.Çünkü Leyla The Band var.Kurdukları bu grup sayesinde,çıktıkları turnelerle de bu müzik sektöründen de yürürüz diye bakıyorlar.


            Diziye gelirsek,ilk bölüm bence tam Leyla ile Mecnun'un yayından kaldırılmasından sonra aynı ekibi ve aynı kafayı özleyenlerin beklediği gibi olmuş.Ayrıca yine burada da Leyla ile Mecnun'un tarzındaki göndermeler aynen burada da var.En belirgin örneği: ''Adamın dibi'' ne ya? örnekleri veya havuz sekansları.


          Şunu da belirtmek isterim ki,ekibin hem dizide,hem de gerçek hayatlarında Leyla ile Mecnun'a olan bağlılıkları,saygıları her sahnede çok güzel bir şekilde belli oluyor.

           En vurucu yerse ,son sahnede Burak Aksak'ın Leyla ile Mecnun'un finalini nasıl yapacağını hem ekibe,hem de seyircilere anlattığı sahneydi tabiki.Çünkü bana göre Burak Aksak'ın düşündüğü bu final eğer yayından kaldırılmayıp Leyla ile Mecnun devam ettirilseydi hayranlarını çok daha fazla şoke edeceğini,ve bu zamana kadar böyle bir finalin ya çok nadir ya da hiçbir senaristin aklına gelmemiş olmasıydı.Ne senairsitn,ne de seyircinin bir an bile böyle bir final olacağı aklına gelmezdi.

            Son ekleme olarak rating durumu.Aslında Leyla ile Mecnun,gücünü sosyal medyadan ilk ve en güçlü diziydi.Bu dizide yine aynı yerden yürümeyi,aynı kafayla hikayeler anlatmayı planlıyor.Varsın,gerisini dizinin ilerleyen bölümlerinde biz görelim.Son söz: ''Ben de Özlemişim Hacı''