Thursday, October 31, 2013

"Behzat Ç. Ankara Yanıyor" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Banu Bozdemir: Behzat Ç. Ankara Yanıyor, dumanı da İstanbul'dan gözüküyor. İlkine göre gayet iyi olmuş, gezi ruhunu anması da iyi geldi doğrusu.

İnci Tulpar: Behzat Ç hayranlarının ve çapulcuların bayılacağı bir film olmuş.

Güzin Tekeş: Diziyi sevenler Behzat Ç. Ankara Yanıyor'a da bayılacak. Ben bayıldım şahsen.

Halil İbrahim Sağlam: Dizinin ve Gezi'nin insanlarını tatmin edecek düzeyde. İlk filme oranla hikayesi de, meselesi de daha derli toplu.

Burak Göral: "Behzat Ç."yi izledikten sonra, günün lafı: "Çatışmıyorlar... Direniyorlar!"

Müjde Işıl: Öncülüne kıyasla bariz sinema duygusu taşıyor. Gezi'ye saygılarını sunması, filmin en büyük artısı.

Alper Turgut: Behzat Ç. Ankara Yanıyor, ilk filmden daha iyi olmuş ya la!

Hilal Çetinder: Behzat Ç'nin Gezi selamı pek güzeldi. Diziyi benim gibi izlemeyen için tek özelliği de buydu sanırım.

Wednesday, October 30, 2013

"Thor: The Dark World" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Ali Ulvi Uyanık: Shakespeareyen metin; klasik ve çağdaş sanatı iç içe geçiren tasarımlar, etkileyici kostümler/masklar, doygun görsellik. Görsel sanatçılar için büyük bir sergi niteliğinde.

Halil İbrahim Sağlam: Hobbit ve Hellboy karışımını andıran dünyasını, görsel albenisiyle ve aksiyon-mizah arasındaki dengesiyle desteklemiş.

Banu Bozdemir: Thor çekicini sallaya sallaya geliyor yine, atmosfer duygusunu sağlam buldum diyebilirim.

Burak Göral: Çok yordu. Her karesinde efekt var neredeyse!

Güzin Tekeş: Hem etkileyici bir görsellik hem de zekice espriler vadediyor. İzlenesi bir film olmuş.

İnci Tulpar: Yaşasın. En sonunda sinemacılar ve ben ortak bir filmi beğendik. Şimdi "beğenmeyecek en entelimizi" bekliyoruz.

Müjde Işıl: Son jeneriği beklemeden salondan çıkan seyirciler dikkat. "Thor: Karanlık Dünya" finalinde bir değil iki sürpriz hazırlamış.


Wednesday, October 23, 2013

"Captain Phillips" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Burak Göral: Çok ustaca çekilmiş bir sipariş film, bir gözdağı filmi. Son sahnesinde "Inception"ın müziği "Time" çalıyor resmen. Herhalde o filme bağlanıp hepsi rüyaymış diyeceğiz diye düşünürken teşekkür listesinde Hans Zimmer'ın adını gördük!

Alper Turgut: Klasik aksiyon, klasik oyunculuk ama izletiyor, gerilimi hep hissettiriyor. Rehine, kurtarma ve yaşa Amerika. Reklam budur!

Banu Bozdemir: Germesine geriyor ama klasik bakış açısıyla rehine kurtarma işine soyunuyor. Bu da Amerikan sinemasının değişmeyen kafası işte. 

Müjde Işıl: Politik altmetnine takılmazsanız çok iyi çekilmiş, tipik bir Greengrass filmi. Barkhad Abdi bu film için süper bir keşif.

Hilal Çetinder: Kaptan Phillips, mesajını çok iyi çekilmiş bir filmle veriyor. Klişe bir gözdağı belki ama usta işi.


Tuesday, October 22, 2013

"Benim Dünyam" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Müjde Işıl: Uğur Yücel, "Benim Dünyam"da orijinalinden daha makul bir filme imza atmış. Gişede ve Yeşilçam ödüllerinde şansı büyük.

Halil İbrahim Sağlam: Benim Dünyam, Black'în duygusunu, oyunculuklarını ve mizansenlerini birebir kopyalayıp bol müzik kullanımıyla desteklemiş. Uğur Yücel ve Beren Saat çok iyi. Tahminen 2 milyon kişinin üzerinde gişe yapar. Mendilleri hazırlayın!

Alper Turgut: Vasatı aşan bir "Black" uyarlaması olmuş. Tam genel izleyiciye göre bir film, duyguyu verebilmiş, elde mendil seyredilebilir.

Burak Göral: "Benim Dünyam" uyarlandığı Hint filmi "Black"deki melodram ve sömürüyü yeterli bulmayıp, ikiye katlamış. Benim tahminim en az 2 buçuk milyon.

Ali Koca: Yetenekli bir sinemacının sıradanlaşması; bknz: Uğur Yücel ve "Benim Dünyam"

Güzin Tekeş: Tam genel izleyicilik bir film olmuş. İlk haftasonu "ay ne ağladık ne ağladık" haberleri yayılırsa gişede iyi iş yapar.

Kerem Akça: Birçok kişide duygu seli yaratması beklenebilecek Benim Dünyam, eksiğiyle fazlasıyla katıksız bir Yeşilçam melodramı örneği.


Saturday, October 19, 2013

Buraya Kadar...





                  Seth Rogen,Jay Baruchel ve daha çok genç kuşağa hitap eden birçok Hollywood siması,James Franco'nun verdiği ev partisinde birdenbire kıyamet günüyle karşı karşıya gelmiştir.Facia devam ederken hayatta kalanlarsa James Franco,Jonah Hill,Seth Rogen,Jay Baruchel ve Craig Robinson olmuştur.Kıyamet devam ederken sığınak olarak James Franco'nun evini seçen grubun bir sorunu daha vardır.Yiyecek,içecek stokları oldukça sınırlı durumdadır.Hayatta kalmak için Franco'nun evinde yaşam mücadelesi veren grubun arasına pis,obur,vurdumduymaz Danny Mcbride'ın da katılmasıyla bu yaşam mücadelesi iyicene komik bir hal almaya başlar.Çünkü Danny McBride daha geldiği ilk günden grubun sınırlı stoklarını bitirmeye başlamıştır.


                Emma Watson'dan Rihanna'ya,Michael Cera'dan Channing Tatum'a kadar genç kesimin hayranı olduğu birçok yıldızı bu filmde görmek mümkün.Hem de bu filmde bu yıldızlar kendi adlarıyla oynuyorlar.


                Filmde bariz şekilde ''Kıyamet'' konulu  filmlerin yanında,birçok ünlü filmle de kendi tarzında parodisini yaptığı söylenebilir. Exorcist,The Shining ve Wrath Of The Titans filmlerine oldukça eğlenceli göndermeler olduğunu da eksik geçmeyelim.

               Filmde anlatılmak istenen başka detaylar da var tabi.Yaşam mücadelesi veren  Hollywood yıldızların aslında kendi içlerinde birbirlerine karşı savaştığını,kıyamet geldiğinde insanların nasıl bir mücadeleye gireceğinin de ufak ama eğlenceli bir göstergesi sayılabilir.Bunun yanında .evde sınırlı stoklar için verdikleri açlık oyunları da insanoğlunun başka bir iç savaş içinde olduğunu gösteren bir tablo.diyebiliriz

               Ayrıca Tanrı'nın varlığı ve bilinci de filmde aşırı derecede absürd olarak gösteriliyor.Bunu birazcık The Simpsons mizahıyla,biraz da fantastik uzaylı klişeleriyle kotarmışlar.

                Biraz Hangover,biraz Pineapple Express,hatta ve hatta bizim vasat korku-komedi türündeki Kutsal Damacana tarzında bir film olan This Is The End, Hollywood'la ve ''Kıyamet'' konulu filmlerle sağlam dalgasını geçen,zekice düşünülmüş eğlenceli ve kahkaha dolu.Tek kusuruysa bolca belden aşağı ve erkek organlarına odaklı senaryosu..

Filmin Notu:5/4
twitter.com/FilmNotlari





             


               

           

               

Gravity: ''Elveda Oksijen'' (Spoiler İçerir)




                Yazıma başlamadan şunu söylemek isterim ki, yaşadığı ilde IMAX teknolojili sineması olmayanlar veya bu filmi kaçırdım diye üzülenler, boşuna üzülmesin.Normal bir sinemada izlediğiniz ile IMAX arasında hiçbir fark yok diyebilirim.Tek fark IMAX ekranının devasa olması.Yoksa yine her halükarda hem yüzünüze cisimler, hem de  Marslı Marvin figürü geliyor.


                Kaç aydır,birçok sinefilin ve sinemaseverin aksine ben bu filmi gram merak etmiyordum.Bu tür yapımlar çok ilgimi çekmiyor çünkü.Ama son zamanlarda,özellikle twitter'dan gelen iddialı yorumlardan sonra bakalım neymiş diye izledim ve notlarımı sizlerle şimdi paylaşıyorum.


                Alfonso Cuaron, meşhur ''Children of Men'' ve ''Apollo 13'' gibi filmlerinden sonra bilhassa 86.Akademi Ödülleri için kolları sıvamış ve Sanda Bullock odaklı bir uzay gezintisine çıkarıyor bizi.Bu gezide de bu sefer öyle devasa meteorlar değil de günlük hayatta sık rastlayabileceğimiz yerçekiminden muzdarip olan cisimler yüzümüze doğru gelmeye başlıyor.Bunun yanında filmin konusunu da içine katarsak, Ryan Stone adındaki kadın bir doktor'un uzayda kendine bağlı olan sağlam ipinini koparak uzayda kaybolduğunu ve bir nevi uzayda kaybolma diye adlandırılan ''Kessler Sendromu''nu görmüş oluyoruz.Tabi bu esnada da Cuaron bir takım göndermeler ve metaforlarla aslında anlattığı filmde  uzay yerine anne karnındaki bir bebeğin dünyaya gelişini anlatıyor.


                Filmi izleyenler bilir ki,Ryan Stone'un ipinin kopması,uzayda daha derinlere gittikçe oksijeninin azaldığını ve  zar zor  bir bulduğu uzay kapsülündeki ''fetüs'' biçimine kadar aslında gördüğümüz uzayın bir metafor olduğunu,asıl anlatılmak istenenin anne karnı olduğunu görüyoruz.Bir kanıtta Ryan Stone'un o uzay kapsülüne girdiğinde o kapsülü tekmelemesi de sayılabilir.Yazının başında spoiler var dedik zaten,o halde ninni dinlerken uyuduğu sahneyi de söylememde bir sakınca görmüyorum

                 Filmdeki bir başka metaforsa, Ryan Stone'un kapsülde dinlediği radyodan çıkan köpek sesiyle onunda havlamaya başlaması.Aslında metafor gibi durmasa da ''hayvan sevgisi'' ve ''Dünya özlemi'' nini beraber harmanlandığı ince bir mesaj görmüş oluyoruz.

                En çok akılda kalıcı sahneyse (bana göre ) filmin son sahnesinde Ryan Stone'un Dünya'ya inerken,okyanusa düşmesiyle kumlara yattığı sahne.Hatta o sahnede ''diz çekim'' ve ''boy çekim'' in titiz kompozisyonuyla yapılmış Ryan Stone'un kuma ayak bastığı sahneyle meşhur Armstrong'a ve meşhur sözü ''Benim için küçük,insanlık için büyük bir adım'' sözüne de güzel bir selam çakıldığını söylemek mümkün.


            Gelelim filmin en merak edilen konusuna.86.Akademi Ödülleri'ndeki pozisyonlarına.Öncelikle yine tekrar söylüyorum bana göre ''En İyi Film'' adaylarına gireceğini düşünmüyorum.Dediğim gibi bu film ne öyle herkesin bahsettiği çok basit,ne de çok muazzam.Ama ilinizde herhangi bir IMAX sineması varsa,izleyeceksiniz orada izleyin derim.Devasa ekranıyla belki film sıkıcı gelebilir,ama özellikle görsel efetkler ve ses teknolojsi IMAX sayesinde daha iyi gelecektir.


            Sandra Bullock'ın canlandırdığı Ryan Stone ve Alfonso Cuaron'un yönetmenliğine gelirsek; Bullock  bulunduğu durumu,psikolojiyi,kaygıyı,korkuyu ve bilhassa farklı nefes alış verişleriyle ''Kessler Sendromu''nu çok iyi uyguluyor ve izleyenlerine de bu duyguları yaşatıyor:O yüzden ''En İyi Kadın Oyuncu'' dalında adaylığı yüksek.Rakipsiz diyemem çünkü bir başka isim de Blue Jasmine'de rolünün hakkını fazlasıyla veren Cate Blanchett var.Yönetmenlik konusunda Cuaron şimdilik rakipsiz diyebilirim.Çünkü bu yaptığı metaforlar,yüklediği duygular ve her an sanki ordaymışız gibi yarattığı atmosfer tartışmasız şimdilik ''En İyi Yönetmen Adayı''. Diğer dallar arasındaysa çok güçlü bir farkla ''En İyi Ses Kurgusu ve ''En İyi Ses Miksajı da aday.


             Son tahlilde,bana göre çok öyle aman aman bir film değil.Fazla abartılacak bir şey de yok.Ama inceden gönderilen mesajlar,metaforlar ve bu saydığımız etmenleriyle beraber bu seneki Oscar'larda şansı yüksek bir film.

Filmin Notu:5/3.5
twitter.com/FilmNotlari



         



             


             

Saturday, October 12, 2013

Machete Öldürür!




           Sin City,Planet Terror, Machete gibi  istismar filmleri konusunda son yılların üstadı sayılan Robert Rodriguez,türün hayranları tarafından pek sevilen Machete'yi daha filmin başında devam ettireceğini belirtmişti zaten.

           Palalı kahramanımızın ilk filminde hala da süren ABD-Meksika arasındaki sınır konusu Rodriguez tarzında hem eğlenceli,hem de bazı akımlara da gönderme yaparcasına işlenmişti.Bu tür bir meselenin ''istismar'' türünde olmasıysa benim için şaheserdi.


          İkinci filmde ise,Machete'in bu macerası gene bıraktığımız mesele üzerinden gidiyor.Ama bu sefer öncekine göre daha aksiyon dolu,daha eğlenceli,daha seksi kadınlı ve az vurucu...

           Konuya gelelim. Machete'ye ABD başkanı tarafından bir görev veriliyor.Görevse,ABD'nin Meksika'ya yaptığı pisliklerden dolayı eski bir mafya lideri,aynı zamanda da Meksika devrimcisi Mendes geliştirdiği bir füzeyle ABD'yi yok etmek istiyordur.Sorun her ne kadar Meksikalı olduğundan Machete'yi ilgilendirmese de ABD başkanının yaptığı eşsiz bir teklif Machete'ye yeni bir maceranın kapılarını aralıyor.Bu macerasında da ödül avcılarından,intikam almaya çalışanlara,Machete'yi şahsi meseleleri doğrultusunda arkadan vuranlardan,ondan faydalanmaya çalışanlara kadar pek çok tip Machete'nin peşini bırakmıyor.


         İlk filminde faşizm,kapitalizmin yanında emperyalizme de göndermelerde bulunan Machete'nin ikinci serüveninde az çok anarşizm ve feminizm kavramlarına dem vuruluyor.Anarşizm teması ilerleyen kısımlarda ''Dünya'yı yok etmeye çalışan adamı durdur'' serüvenine dönüşse de özellikle Rodriguez'in filmi fazlasıyla feminist bir şekilde işlediğini söylemek mümkün.Zaten Rodriguez'in filmlerinde bu aralar kadınlar ön planda.Ve bence bu harika bir şey.İstismar filmlerinin ister aksiyon olsun,ister cinsellik olsun kurtarıcısı kadınlardır.


         Yazının başında da dediğim gibi öncekine göre aksiyonu,eğlencesi ve kadınları bol olan bu filmde Machete,She (Danny Trejo, Michelle Rodriguez) gibi başrollerin dışında Amber Heard, Sofia Vergara, Alexa Vega, Mel Gibson,Charlie Sheen ve Demian Bichir gibi yıldız oyuncular da filmde keyifli performanslar sergilemişler.Az çıkan Lady Gaga ve Antonio Banderas'ın sa birazcık film için gereksiz konulduğunu düşünüyorum.Ama Rodriguez filmdeki bazı karakterleri diğerlerine göre az kullanıp filmin başında ve sonunda kullandığı ''Machete Kills Again In Space'' fragmanlarıyla onları gelecek filmde daha çok kullanacağını görmüş oluyoruz.Tabi bu fragmanların başında da unutulmaz müzikleriyle ''Prevues Of Coming Attractions'' (Gelecek Program) arka planlarının karıncalı bir şekilde görülmesiyle Rodriguez'in Grindhouse filmlerine karşı beslediği hayranlığı ve saygınlığı da yeniden görmüş oluyoruz.


              Spoiler verdim.Ama ne yalan söyleyeyim filmde en çok eğlendiğim kısımlar filmin başı ve sonunda çıkan ve şimdiden merakla bekliyor olduğum ''Machete Kills Again In Space'' fragmanları.Rodriguez kendini cidden aşmayı başarmış ve gelecek filmde istismar türünü ''Star Wars'' la harmanlanmış şekilde uzaya taşıyor.Spoiler yeter bu kadar,gerisini siz düşünün.


             Filmde zekice yapılmış bir espri de vardı.Mesela San Antonio Güzeli ve Machete sevişirken ''Lütfen 3D gözlüklerinizi takın'' denilip ekranın mavi ve pembe haline gelmesi. Bu sahnede de Rodriguez, ne kadar büyük bütçeli de olsa sırf 3D ile yolunu bulan filmlere güzel bir hiciv sunmuş.Kim bilir,belki yakında seks filmleri bile 3D izlenebilir.


            15 yaş sınırına rağmen pekte öyle cinsellik ve şiddet içeren sahne olmasa da baya bir kan olduğunu söylemekte yarar var.Mantık hatalarına hiç değinmeyeceğim,ki fragmanı izleyenler az çok görmüştür.Eğer mantık hataları olmasaydı film bu kadar eğlenceli olmazdı.Demem o ki eğlenmek için birebir ''Machete Kills'' Diğer filmi merakla bekliyorum.

Filmin Notu:5/3.5
twitter.com/FilmNotlari
twitter.com/Sanatim_Sanat






             

Don Jon




            Inception,500 Days of Summer ve Dark Knight Rises gibi filmlerde adından sıkça söz ettiren Joseph Gordon Levitt,kendi yazdığı ve ilk kez yönettiği Don Jon'la karşımızda.


             Hikayeye gelecek olursak: Jon, evini,ailesini, arabasını,her pazar kiliseye gitme alışkanlığını,vücudunu,her gece barda tanıştığı hatunları ve en çokta laptopundaki pornoları hayatında hiçbir şeye değişmeyecek 24 yaşında gece okulunda okuyan bir universite öğrencisi.Jon bu 7 değerli şeyi,her gün sürekli olarak yapmaktadır.Ama daha çok yaptığı şeyse porno izleyip  mastürbasyon yapmak.Hem de ona göre pornodan aldığı zevk,gerçek hayatta seviştiği kızlardan aldığı zevkten 10 kat daha iyi. Böyle bir porno fetişizmine bağlı olan Jon barda, ''Barbara Sugarman'' adında bir kıza tutulur.Jon'a göre dünyadaki en güzel kadındır Barbara. Barbara'nın sa başka bir saplantısı vardır. O da izlediği romantik filmlerdeki aşamalı olarak biten mutlu son klişeleri.Yani Barbara'da Jon'u evlenilecek adam olarak görünce de Barbara'da Jon'dan hoşlanmaya başlar.Ama bir sorun var ki fazlasıyla sıkıntılı bir durum.Jon Barbara'ya ilgi duymasına rağmen hala pornolarından vazgeçememiştir.Tüm bu olaylar olurken de üniversitede daha olgun bir kadın olan Esther'da Jon'a hem ilgi duyuyordur, hem de porno izlemesini bir erkeğin doğasına göre normal olduğunu düşünüyordur.İşte bu sözde aşk üçgeninde kalmış Jon'un tek taraflı-çift taraflı ilişkilere doğru olan sürecini görmüş oluyoruz.

                   Bu noktada filmde aslında ''Pornodan alınan tek taraflı haz mı yoksa gerçek kadinlardan aldığın çift taraflı haz mı'' şeklindeki sorun filmi amacından saptırip ilerleyen kısımlarda ''Genç,güzel,seksi kadın mı yoksa olgun,yetişkin,seni anlayan kadın mi daha iyidir'' klişesine kapılmaktan dolayı filmi kısır bir döngüde gerçekleşen bir aşk hikayesine çeviriyor.

              Aslında J. Gordon Levitt'in işlediği bu konu daha önce işlenmemiş bir konu olabilir.Çünkü bu konuda filmdeki yaklaşımları gayet cesurca:Bir erkeğin gözünden kadın erkek ilişkileri ve öteki bekar hayatına dair daha gerçekçi bir bakış açısıyla yaklaşmış.Ve bu filmde de aslında bir başka konuya daha değinmiş. Absürd aile ilişkilerinde görebileceğimiz ''ailenin hala Jon'u çocuk olarak görme'' paranoyası da bir başka gerçeklikle işleniyor.

             Ama bu dediğimiz yaklaşımlar filme gelince maalesef fragman ve bahsettiğimiz gibi yeteri kadar derinlemesine işlenemiyor.Bunun en büyük eksikliği de sürenin kısa tutulması ve bu kısa süreçte olayların birden olması.Tabi bir de sürekli tekrarların olması.Yani Levitt'in aceleci tutumundan kaynaklanıyor.

              Sıkıntılar bunlarla sınırlı değil. J.Gordon Levitt'in bu ilk yönetmenlik denemesinde bir hayli bocaladığını söyleyebiliriz.Birkaç planın yanlış kullanılması ve çoğu yerde tripodun kullanılmadığı çok bariz şekilde görülürken Levitt'in daha çok ekmek yemesi gerektiğini söylemek zorundayım.Ayrıca senaryo metni de maalesef pek zekice değil.Ama Jon'un hayatındaki diğer kişilerin özellikle de ailesinin fazlasıyla sit-com'larda rastlaybileceğimiz şekilde absürd olması hoşuma gitti.Filmin en eğlendiğim kısımları da Jon'un aile sohbetleri oluyor haliyle.

              Başka bir sıkıntıysa filmin sonu. Spoiler olabilir ama bunu söylemezsem olmaz.Filmin sonunun Barbara'nın hayalini kurduğu mutlu son klişesiyle bitmesi adı üstünde filmi klişeleştiriyor.

           Oyunculuklara gelirsek o konuda sıkıntı yok.Özellikle Julianne Moore'un filmin yıldızı olduğunu söyleyebilirim.Scarlet Johannson'da çok eğlenceli bir performans sergiliyor.Ayrıca  Scarlett Johannson'ın canlandırdığı Barbara'nın sürekli sakız çiğnemesi tüketim toplumlarına güzel bir eleştiri olmuş.J. Gordon Levitt'in ise diğer filmlerinin aksine orta şeker,keyifli bir oyunculuk sergilemiş.


           Toparlayacak olursak,elimizde çok farklı, eşsiz ve cesur bir film var.Ama dediğimiz eksikliklerinden dolayı Levitt bu güzel konuyu yeterince iyi işleyemediğinden bu filme yüksek bir not vermekten ziyade sevmek biraz zor.Merak edenler izlesin derim tabi ama bana sorarsanız bu hafta Gravity veya Machete Kills'i tercih edin derim.

Filmin Notu:5/2.5
twitter.com/FilmNotlari
twitter.com/Sanatim_Sanat



           

           

Sunday, October 6, 2013

Lauda ve Hunt Arasındaki Destansı Rekabet




               Filmlerde ''başarı'', ''hedef'' ve bilhassa ''en iyisi olma'' dendiği zaman genel olarak animasyon filmleri akla gelir.Sayısız örnekler vardır elimizde.Kung Fu Panda'da Po adında  tombul,obur ve kıçını bile kaldıramayan bir panda Çin'in ''Ejderha Savaşçısı'' olmuştu. Ratatouille'de Remy adında yemeğe karşı büyük tutkuları olan fare,Fransa'nın en prestijli restoranında şef olmuştu.Buna Turbo adında bir salyangozun,F1 yarışlarını kazanmasından tutunda Barry adındaki bir arının Dünya'nın dengesini bozacak bir hareketle tüm ballara tek başına el koyması gibi sayısız örnekler verilebilir.

              Akıl Oyunları, Apollo 13 ve Da Vinci'nin Şifresi gibi filmleriyle Akademi Ödüllü yönetmen Ron Howard, bu yeni filminde animasyonlarda gördüğümüz bu temaları gerçek olaylardan esinlenerek daha realist ve daha adrenalin dolu bir şekilde gösteriyor.

                Dediğim gibi,bu film gerçek bir olaydan anlatılıyor.Olaysa 1976 F1 yarışlarındaki birbirine nitelik olarak da zıt olan iki F1 pilotunun rekabeti...Bu iki karakterin rekabeti yanında da çok tehlikeli bu F1 yarışlarındaki sır perdesini de görmüş oluyoruz.

                   Bu rekabette Niki Lauda ve James Hunt arasında geçiyor.Niki Lauda ve James Hunt'ın arasındaki bu rekabet filmde kademe kademe ilerliyor zaten.Başlangıç olarak F3'ten başlayan bu iki pilotun tek hedefiyse Dünya şampiyonluğu ve bu unvanı her yarışta korumak.

                   James Hunt, o dönemde popüler bir pilot.(yarışçı) Teknik ekibi,sponsoru ne arasan var.Ve Hunt,yarışmaktan yana hırsı da seviyor.Bu hırsın da onun açısından ölüme kadar yolu varBir de eğlence hayatı hiç eksik olmuyor.Her gece ya barlarda/partilerde ya da başka bir kızla yatarken görüyoruz.Niki Lauda ise F1 yarışları ve arabaları hakkında müthiş bir teknik bilgiye sahip Alman bir pilot.Ve o yarışlara kendi emeğiyle,kendi takımın kurup,ayriyeten kendi arabasını da yaparak katılan bir pilot.

                Yani bu ikisi arasındaki yarış rekabetindeki taktiklerini söylemiş olursak: James Hunt fazlasıyla hırslı,yarışmayı seven ve eğlence hayatından,kızlardan kopamayan bir yarışçıyken; Nikki Lauda,para kazanmak için yarışan,fazla hırslı olmayıp stratejisini sahip olduğu teknik bilgiden ve bunu akıllıca uygulamaktan yana kullanıyor.


BİR İKİ SPOİLER VAR ŞİMDİKİ KISIMLARDA. SÜRPRİZ BOZAN BAZI DETAYLAR OLABİLİR..


               






                   James Hunt'ın hırsı var demiştik.Bir de ölüm riskini bile göze alacak şekilde dünya şampiyonu olma hırsı.Hunt,her yarışa girmeden önce başka bir kızla yatıyor.Ve o kızlardan aldığı hazla,dünya şampiyonu olma hırsını harmanlayarak yarışa başlıyor.Hunt daha önce evliydi ama bu hırsından dolayı eşine bile agresif ve itici davrandığından evliliği de tehlikeye girmiştir.İşte bu yüzden Hunt'ın karışık bir hayatı var.Niki Lauda ise gayet akıllıca hareket ettiği ve bu işin tekniğini bildiği içn Hunt'a oranla hiç kasmıyor kendini yarışlarda.Bu yüzden onun hayatı daha iyi.Bu evliliğine de yansıyor,ve eşini yarışlara tercih edecek şekilde sadece para kazanmak için yarıştığını görmüş oluyoruz.


                 Bir başka nokta da var.Lauda ve Hunt arasındaki rekabet öyle centilmen,öyle fairplay şeklinde var ki,ikisi arasında kendilerine karşı herhangi bir kin veya hayatını zora sokacak şike yok.Aksine ikisi de küçük yaştan beri birbirleriyle yarışıyor,ama birbirlerini etrafındaki insanlardan daha çok seviyorlar ve daha çok kolluyorlar birbirlerini.Bunu bir sahnede görmek çok bariz.O sahneyse şu: Niki Lauda yarıştığı yarışlardan birinde arabasının benzin deposu yanarak ağır bir kaza geçirmiştir.Yüzü,gözü her yeri  yanmaktan yüzü tanınmayacak şekle gelmiştir. James Hunt'ın teknik ekibinden ukala ve hödükün teki Niki Lauda'nın yüzü o şekilde yaptığı yarış öncesi basın toplantısında,Niki Lauda'ya ''Peki,o yüzle sizin evlilik sürer mi?'' demesinden sonra Niki,adama küfrederek,salonu terk ediyor.Ve hemen ardından James Hunt'ta Niki'ye bunu söyleyen adamı destekliyormuş gibi yapıp bir eşya deposuna kapatıp,onun orada ağzını,yüzünü döküyor.Ve döktükten sonra aynı lafı da Hunt,adama söylüyor.İşte bu sahne hem filmin en unutulmaz sahnesi,hem de ikisi arasındaki rekabet ne kadar büyük olursa olsun,asla aralarındaki arkadaşlık ve insanlık ilişkileri etkilenmiyor.Aksine birbirlerini daha da kolluyorlar.

SPOİLER BİTTİ.ŞİMDİKİ YERLERİ GÖNÜL RAHATLIĞIYLA OKUYABİLİRSİNİZ...


             Açıkçası,filmi hem kendi çapında,hem de 86.Akademi Ödülleri'nde değerlendirmek mümkün.Bir kere Ron Howard'ın yönetmenliği filmin ilk yarısında pek görülmüyor.Çünkü o yarıda film gayet sıradan ve anlamsız diyaloglarla ilerliyor.Ama ikinci yarıya baktığımız zaman Howard,F1 yarışlarındaki sihri ve adrenalini bize öyle güzel gösteriyor ki,hemen bizde o yarışları 1976 döneminde izleyen seyirciler oluyoruz.F1 pilotlarının yarışlardaki psikolojileri,kaskın altında nasıl hissettikleri ve F1 arabalarının içindeki motorlar,yakın plan tekerlekler ve yarış alanının adeta Eurosport kanallarındaki yarış pistlerini andırması gibi pek çok Howard'ın buradaki yönetmenlik başarısın görüyoruz.


            Tüm bunlarla, Akademi Ödülleri'nde en iyi yönetmen adayları arasında Ron Howard'ı görürsek şaşırmayız.Peki bu filmde ''En İyi Erkek Oyuncu'' ve ''En İyi Müzik'' dallarında aday olacak isimler var mı?/ Tabi ki var.Öncelikle erkek oyuncu derseniz,Daniel Brühl diyorum.Tamam Hemsworth'de hiç fena değil ama özellikle ikinci yarıda Daniel Brühl, Niki Lauda'nın içindeki karakter psikolojisini çok başarılı bir şekilde hazmettiğini görebiliriz.Özellikle kaza anından sonraki sahnelerde bunu görmek daha mümkün.

               
                 Hans Zimmer'da yine adrenalin ve nefes kesen müzikleriyle bu filmde yer alması isabet olmuş.Her yarışta Hans Zimmer'ın müzikleri,seyirciyi her seferinde nefis bir heyecan ve adrenalin bombardımanına tutuyor.O yüzden Hans Zimmer'ın ve Rsuh filminin ''Akademi Ödülleri'nde şansı yüksek.


                  ''En İyi Uyarlama Film'' dalını da es geçmemek lazım aslında.Çünkü Lauda ve Hunt arasındaki karakter çatışmaları,psikolojisi ve aralarındaki hem gerçekçi,hem müthiş bir şekilde işlenmiş.Spoiler'da da bahsettiğim şekilde bu rekabet gayet centilmence.Ve yine spoiler vermem gerekebilir ama filmin sonunda gerçek Lauda ve Hunt'ın çıktığı sahnede de aslında cast'ın da ne kadar akıllıca seçildiğini söylemek mümkün.


                    Tüm bu detaylarıyla, (ufak tefek argümanları da olsa ) bana kalırsa Rush (Zafere Hücum) Ron Howard'ın alamet-i farikası.86.Akademi Ödülleri'nde de şansı şimdilik baya bir yüksek.Ayrıca bu ayın ve hatta bu yılın en iyi filmi diyebilirim.O yüzden merakla bekleyenler,beklentinizi en üst seviyede tutabilirsiniz,çünkü Rush size beklediğinizden daha fazlasını verecek.Şimdilik,iyi seyirler.


     Filmin Notu:5/5
     twitter.com/Sanatim_Sanat
     twitter.com/FilmNotlari



               

Friday, October 4, 2013

Woody Allen'dan Müthiş Bir Film Daha:Blue Jasmine




              Oscar maratonuna birkaç ay kalmışken şimdiden bu maratona girmesi yüksek ihtimallerle dolu olan filmler vizyona girmeye başladı.Bunlardan biri de hepimizin merakla beklediği bir Woody Allen filmi olan ''Blue Jasmine'' tabiki.

               Annie Hall, Midnight in Paris ve Manhattan gibi filmleriyle ünlü yönetmen Woody Allen'ın bu son filmi ''Blue Jasmine'''de bir kadının hayata tutunma mücadelesini izliyoruz.Hikayeyi şöyle bir özetlersek:

                 Jasmine,yatırımcı Hal ile evlenmiş ve zengin bir hayat sürmektedir.Ancak bu zenginlik Hal'ın çevirdiği dolaplar,hortumladığı paralar sayesindedir.Tabi bu kandırmaca uzun sürmez ve FBI,Hal'ı yakalar.Hal böyle olunca fa Jasmine ortada dımdızlak kalmış olur.Çareyi,aynı üvey kardeşi Ginger'ın San Francisco'daki evine gitmekte bulur.Kardeşini her ne kadar çekemese de ve hatta onu yıllardır aramamasına rağmen Ginger hiç bunu düşünmeden Jasmine'le birlikte yaşamaya devam eder.Bundan sonraki süreçte ise Jasmine'in para kazanmak için hastanede part time çalıştığını ve bunun yanında daha iyi para kazanmak için dekoratör olmak istediğini görüyoruz.Tabi biz bunu izlerken de bir kadının başına gelen en kötü olayları da Jasmine'in başına gelirken görüyoruz bu hayata tutunma çabasında...

                Zerre,Gözetleme Kulesi,Şimdiki Zaman gibi bu senenin yerli filmlerinde bu ''bir kadının hayat tutunma mücadelesi'' ni Woody Allen yine kendine has trajikomik tavrıyla anlatmış.Çünkü filmde Jasmine'in yanı sıra Jasmine'in eski kocası, Jasmine'in üvey kız kardeşi ve bu karakterlerin etrafındaki diğer kişilerin hiçbirinin işlerinin yolunda olmadığını görüyoruz.Bu da aslındaki bir karakterin başka bir karakteri üzmesine kızarken,aslında o üzen karakterin de durumunun kötü olması da izleyiciyi izlerken çelişkiye sokarak olayların hem komik,hem de trajik olmasın sağlıyor.

               Woody Allen'ın müthiş senaryosunun yanında bir başka ustalığı ise kurgusu.Bu filmdeki kurgusunu flashback sahnelerinden alıyor.Ama salt flashback sahneleri değil elbet.Filmin kurgusu hiç bir hatırlatma yapılmadan normal bir şekilde seyrediyor.İlk başlarda birazcık seyircinin kafasını karıştırabilir bu kurgu ama aslında filmin flashback'lerle dolu olduğunu Woody Allen'ın ustaca kullandığı kurgu yönteminden anlıyoruz.O da Jasmine'in bir olay,bir kelime ya da gördüğü bir şey karşısındaki tutumuyla beraber,geçmişte Hal ile yaşadığı konuşmaların birden aklına gelmesi ve bu konuşmaları kendi kendisiyle konuşması oluyor.

              Tabi bu noktada Woody Allen filmde oyuncuların oynadığı rollerdeki karakter derinliklerini sahici bir şekilde çözümlemiş.Bu çözümlemenin en büyük payı da Cate Blanchett'a ait oluyor. Cate Blanchett Jasmine karakterini çok iyi sentezlemiş kendine. Jasmine'în içine düştüğü durumları,Jasmine'in çaresiz kalsa da hala bir şeyler yapabileceğini, ve uğurda hayata tutunma çabasını Cate Blanchett,o kadar güzel oynamış, o kadar güzel yorumlamış ki (şimdilik) Oscar'ı daha başından hak ettiğini görüyoruz.

                Sadece Cate Blanchett değil elbet. Jasmine'in üvey kız kardeşi Ginger rolündeki Sally Hawkins, Jasmine'in dolandırıcı kocası Hal rolündeki Hal ve daha birçok oyuncu da karakterlerine gereken derinlikleri,psikolojiyi gerçekten başarılı sergilemişler.Özellikle ben Ginger'ın genç,arıza ama bir o kadar duygusal sevgilisi Chili rolünü oynayan Bobby Canavelle'ı çok başarılı buldum.Cate Blanchett'ın yanında Bobby'nin de Oscarlık yolunda ilerleyeceğini düşünüyorum. ( En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu) 


              Filmde benim ilgimi çeken bir başka noktaysa ''Blue Moon'' şarkısı. Jasmine'in bu şarkıya özel bir ilgisi olduğunu görüyoruz filmde.Bu şarkıyı da Jasmine ne zaman etrafındakilere hatırlatsa,o an bir başarının oluşacağına inanıyor ,ama maalesef sonuç hüsranla bitiyor her seferinde.İşin ilginç olan bir başka yanıysa Woody Allen çok neşeli müzikleri gene hüsranla sonuçlanan olaylarda kullanmış.Burada yine Woody Allen'ın ironik bir şekilde yarı trajik,yarı komik tarzını görmüş oluyoruz.


             Eleştirmenlerden de tam not alan ve baya da sevilen,Cate Blanchett'ı göklere çıkartan (hak ediyor) ''Blue Jasmine'' hem Woody Allen,hem de sinemaseverler için eşsiz bir başyapıt niteliğinde.Bana sorarsanız bu film bir an önce şu meşhur ''IMDB Top 250'' listesine eklenilmeli. Hayata tutunma çabası ve doğru aşkı bulma yolundaki bu ironik,komik ve traijk yapıtı mutlaka kaçırmamanızı şiddetle öneriyorum.Son söz olaraksa Woody Allen'ın daha çok yaşamasını ve daha nice müthiş filmler yapmasını diliyorum.İyi seyirler...


Filmin Notu:5/4.5
twitter.com/Sanatim/Sanat
twitter.com/FilmNotlari




               

           

           

Gru Dünyayı Kurtarırsa...



               2010-2013 senesi animasyon filmlerin birkaç örneği için farklılık oluşturmakta.Bu farklılıksa ''kötü adam modeli''.Bu farklılığı ön planda tutan filmlerse yıl sırasına göre ''Despicable Me'', ''Megamind'' ve son olarak ''Wreck-it Ralph''.Her birinde farklı bir kötü adamın farklı bir hikayesine tanık olmuştuk.Bana kalırsa bunların içinde senaryosu daha zeki ve kötü adam modeline yaraşır olan ''Megamind'' idi.2013 senesinde vizyona giren Wreck it Ralph ise yaklaşmak istediği çocuksu ve sonradan oluşan iyi adam modeliyle bu düşünceye uymuyordu.


                 Megamind,senaryosuyla,zekice esprileriyle ve gönderme yaptığı süperkahraman-kötü adam klişeleriyle Dreamworks'un en iyi filmlerinden biri olmaya aday.Madem bu kadar zekiceydi neden kötü adam ikonu olarak ''Despicable Me'' ön planda.Cevabı çok açık.Tabi ki ''Minion'' diye tabir ettiğimiz Gru'nun şeytani planlarını yapmasına yardımcı olan ''sözde'' şeytani ve bir o kadar tatlı yardımcılar.


                 ''Minion'' diye tabir ettiğimiz bu sevimli yaratıklar gibi bu tip yan karakterler bazı animasyon filmlerinde göze daha ilgi çekici hale gelmekte.Hem de ana plandaki karakteri ezip geçmekte.Bunun en belirgin örneği Madagaskar serisindeki penguenler.''Madagaskar'' ı neden seviyorsunuz diye bir anket yapsak yüzde 90 cevap penguenler olurdu.Hatta bu penguenler o kadar çok sevildi ki onlara has dizisi bile yapıldı.İşte Minionlar aynı Madagaskar'daki penguenler gibi Despicable Me'yi de popüler animasyon filmi yapan en önemli özellikte işte bu yan karakterler.İşte bu sayede de filmin devamının çekildiğini söyleyebiliriz.

                   
                  Filme gelecek olursak,ilk filmden hatırlayacağınız gibi Gru,baş düşmanı Vektör'ü yenip sansasyonel bir kötülük plan yaparak ''Ay'''ı küçülterek onu çalmıştı.İşte bu devam macerasında da Gru,Ay'ı çalmak gibi Dünya'nın dengesini bozacak suçlarından ötürü,suçla şavaşan gizli bir örgüt tarafından kaçırılıyor ve adeta yaptıklarını telafi etmesi için o örgüt tarafından gizli bir dünyayı kurtarma operasyonu için kullanılıyor.Tehlikeli bir serumun bir alışveriş merkezindeki dükkan sahiplerinden birinde olduğu şüpheleniyor.Kötünün halinden de kötü anlar hesabı bu görev de Gru'ya veriliyor.Tabi bir de Gru'ya örgütten verilen kadın ortağıyla da aralarında yavaştan bir ilişkinin filizlendiğini de görüyoruz.
DİKKAT! BUNDAN SONRASI SPOİLER İÇERİR...


                 





                  Filmdeki kötü adamsa bu sefer Gru'nun hayranı olduğu ''El Macho'' olarak çıkıyor.El Mcho'da Gru'nun Minion'larını kaçırıp o bahsettiğimiz tehlikeli serumu bunlara zerk ederek dünyaya karşı tehdit oluşturma amacında.Bu serum içeni adeta bir ''Hulk'' gibi devasalaştırıyor ve birer parçalayıcı haline getiriyor.Kötü adam El Macho  bir takım italyan oyunlarıyla kapatılmaya da çalışsa filmde ilk gördüğümüz andan itibaren onun olduğuna inanıyoruz.Bir de Gru'nun en büyük destekçilerinden Dr.Nefariu  şeytani planlarını özlüyor.Niye çünkü Gru,evde önceki filmden hatırladığınız bizim 3 bacaksıza dadılık yapıyor.Devasa makinelerini reçel ve marmelat yapımında kullanıyor.Dr. Nefariu'ya da başka bir kötüden iş geliyor.Ve veda ediyor bize ama geçici süre tabi.



               
                   Şimdi bu noktada bir takım mantık hataları ve sırf filmin çocuklar için 3D yapıldığını söylemek gerek.Önce mantık hatalarından başlayalım.Şimdi madem Gru'nun tek gayesi Dünya'daki en büyük kötü olmak.O zaman neden örgütün verdiği kurtarma operasyonunu hemen onaylıyor.Kötü adam kimse için çalışmaz ve özür de dilemez.Özrü geçtim yaptıklarının telafisini etmek çok büyük bir hata kötü adam modeli açısından.İlk mantık hatası bu.İkincisi kabul edilebilir.Dr.Nefariu'ya gelen şeytani planlar yapacağı iş teklifi El Macho'dan gelmiş.El Macho'da hani Minion'ları o serumu içirip kendine göre kobaylaştırmıştı ya Dr.Nefariu buna göz yummuyor tabi sonuçta ailesi.Burda bir ''aile'' vurgusu yapılıyor.Bu da bir kötü adam için ters düşse de ikinci mantık hatasını kapatmışlar bu şekilde.Üçüncüsü ise şu.Minion'ların bu tehlikeli serumu içince devasa bir canavara dönüşmesi gerek ama içince açıkçası söylemek gerekirse eski hallerinden daha tatlı ve daha aptal oluyorlar.O halleriyle de önlerine ne gelirse yiyorlar,parçalıyorlar.Ama yine de aptalca.İşte bu bakımdan serumun tehlikeli olabildiğine inanmamız için Minion'ların birazcık tehlikeli görülmesi lazım.


                  Gelelim 3D kakafonisine.''James Bond'' ve ''Matrix'' filmlerine yaptığı göndermelerde çok güzel 3D sahneler var.Arabanın suya girince birden denizaltı aracına dönmesi,köpekbalığını ağzına kadar görmemiz ve slow motion aksiyon sahneleri.Ama bir süre sonra artık bu 3D eğlencesi bir kakafoniye dönüşüyor.Sırf Minion'lara özgür bir kakafoni hem de.Film 90 dakika.Bunu toplasan totalde bir 30 dakikasının Minion'lar için yapıldığı söylenebilir.Bu 3D kakafonisi içinde Minion'ların birbirine yaptığı çocukca şakalar ve kavga edişleri bir yerden sonra çocuklar hariç biz yetişkinleri baya bir baydığını söyleyebilirim.Hele ki film bitince son sahneye koyulmuş önceki gördüğümüz ''teaser'' larda.yer alan gereksiz Minion sahneleri de 3D için yapıldığını rahatlıkla görmüş oluyoruz.Benim kanaatim umarım devam filmi ( o da çekilirse) daha toparlanmış ve bu tip mantık hataları ve 3D kakafonisinin olmadığı kötü adamlara yaraşır ve Minion'lardan soğumadığımız bir filmle karşılaşmamız.Ama şu yakındır sanırım, Illumination Entertainment'ın yaptığı her animasyon filminde Minion'ların ön planda olduğu skeç formatında kısa filmler izleyeceğimiz yakındır.

 SPOİLER BİTTİ....
                 



                     İlk filmi sevenler,bu filmi de sevecektir.Önceki filmine göre daha eğlenceli,daha komik bir animasyon filmi var karşımızda.Ama maalesef senaryo ve Minion'lar ilkine göre fazla abartılmış.Mantık hataları ve 3D karmaşası da cabası.Ama yinede çocuğunuzla ya da bu filme saygı gösterenler güzel keyif alacaktır.Ve şunu da demeden geçemeyceğim,özellikle Gru olmak üzere dublaj hiç olmamış.Birkaç espri de bundan mütevvelit havada kalmış.İyi seyirler.

                   NOT: Çocuğunuzla gideceksiniz filmin sonunda jenerik yazıları aktıktan bir 15 saniye sonra falan belki sizi değil ama çocuğunuzu eğlendirecek 3 dakikalık Minion'lardan oluşan 3D bir sekans var.



Filmin Notu:5/3
twitter.com/FilmNotlari




             


         




Thursday, October 3, 2013

"Don Jon" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Banu Bozdemir: Mavi En Sıcak Renktir'den sonra Don Jon'un da seks dozuyla birlikte vermeye çalıştığı şey aşk duygusu. Arka arkaya izlenince doz aşımı oldu.

Halil İbrahim Sağlam: Joseph Gordon Levitt'in cesurluğuyla ve gerçekçi gözlemleriyle Hollywood'a meydan okuduğu bir film olmuş. Fakat bu cesurluğun finalde kendini "Güzel ve seksi kadınlar eğlencelik, çirkin ve olgun kadınlar evlenmelik" klişesine kaptırması gücünü kaybettiriyor.

Ali Ulvi Uyanık: Muzip, komik, sevimli biçimde "ahlaksız". Ve bence, doğru tespitlerini eğip bükmeden söylüyor. Kimi genç kadınlar çok kızabilir!

Müjde Işıl: Joseph Gordon Levitt, Don Jon'u tam bir ergen zihniyetiyle yazıp yönetmiş. Belli ki yönetmen olarak olgunlaşması için biraz zaman gerekiyor.

"Gravity" Basın Gösterimi Sonrası Eleştiriler



Burak Göral: Alfonso Cuaron ekibi toplamış uzayda film çekip gelmiş sanki! Varoluşcu senaryosu ve vurucu sinematografisiyle seyircisini gayet tatmin eden iyi bir film.

Janet Barış: Çok acayip, insan uzaya gitmiş, gelmiş kadar oluyor, dünyadan uzaya gitmek isteyenler Alfonso Cuaron'la yola çıkabilir.

Ali Ulvi Uyanık: Derinliğe ve mutlak sessizliğe sürüklenişte umut yitmiyor işte!

Halil İbrahim Sağlam: Sinematografisi, ses kurgusu, müzikleri, görsel efektleri ve yönetmenliğiyle bitene kadar göz boyuyor. Bahsedildiği kadar etkileyici olmadığını ise film bitince anlıyorsunuz. Dramatik yapıdan yoksun bir yolculuk filmi.

Müjde Işıl: Sadece görselliğe yüklenen ve senaryonun basitliğe hapsedildiği bir yapım. "Children of Men"den sonra Alfonso Cuaron'a yakışmadı. 

Kaan Karsan: Film tarihinin en iyi yönetmenlik performanslarından birini ihtiva ediyor. Deli işi. Çok acayip. Güzeller güzeli.

Alper Turgut: İyi ve etkileyici bir film olmuş, hele 600 kilometre yukarıdan bizim "mavi bilye" harbiden çok güzel görünüyor be!

Utku Ögetürk: Bugüne kadar hiçbir filmin Gravity kadar 3D'nin hakkını verebildiğini düşünmüyorum. Filme gelince, temiz iş ama Cuaron'un en iyisi diyemem.

Umur Çağın Taş: Bakmaya kıyamadığınız bir film olmuş. Cuaron'un en iyisi diyeceğim de zaten adamın ıskaladığı olmuyor.

Serkan Çellik: Teknik anlamda olağanüstü ama ben hiç etkilenmedim. 

Hilal Çetinder: Gravity'den ve hissettirdiklerinden etkilenmemek ne mümkün. Tam da olması gerektiği gibi, Clooney ve Bullock'u gözünüz görmüyor bile.

Numan Serteli: Mükemmel bir görüntü ve efekt çalışması. Oldukça işlevsel kullanılmış 3d'nin özüme ve gözüme rahatsızlık vermediği nadir filmlerden. Müzikleri de harika ama sadece ve sadece uzayın o mutlak sessizliğini "duymak" isterdi şu deli gönül. Nerde o cesur yönetmen!