Saturday, August 13, 2016

Suicide Squad




Dünyadaki düzenin işleyişi, sistemin devamlılığını sağlayan birtakım motivasyonlar yani kısacası yaşam dediğimiz sonsuz maceranın dengesi ''iyi'' ve ''kotü'' arasındaki iki ahlaki değerin çatışmasıyla sağlanır. Biri olmadan diğeri zayıf kalır. Ve bunlar geniş bir çerçevede ele alınabilecek olgulardır aslında. Salt bir canlı ya da güç odağı olarak karşımıza çıkmazlar. Ayrıca şu da vardır, bu iki değer o kadar esnek yapılara sahiptir ki hiç beklenmedik bir anda iç içe geçebilme potansiyeline sahiptir. Her iyinin içinde bir kötü olabildiği gibi her kötünün içinde iyi bir yan bulundurması bundan kaynaklanır.
Merakla beklenen çizgi roman uyarlamalarından olan Suicide Squad, bu etikten yola çıkarak bir farklılık yaratmaya çalışıyor. Zira her biri çeşitli suçlardan dolayı hüküm giymiş bir grup süper kötü, Dünya'yı ele geçirmeye çalışan şeytani kötüyü durdurmaya çalışırken film de bize onların içindeki ''iyi'' yanını gösteriyor. Özellikle Will Smith'in Deadshot karakterinde bunun belirtilerini görmek mümkün. Keza kendisine şeytan tarafından bahşedilen niteliklerle doğmuş El Diablo'nun kendi isteğiyle ''kötü'' tarafı seçmemiş olması gibi. Bunlar başroldeki kötü adamlarımızın duygusal zaafları olarak görülebilir.

Ancak ''kötü'' ile ''iyi'' eş değerde tutulursa işte o zaman bütün denge alt üst olur. Derinlik kaybolur. İkna edicilik zayıflar ve anlatılanlar tutarsız bir halde seyretmeye başlar. Filmin en büyük sorunu tam da bu noktada cereyan etmeye başlıyor bence. Evet başroldeki kötü karakterler boyunlarındaki mikro bombalardan ötürü onları kontrol eden kuklacıları Amanda Waller'a biat edip Dünya'yı istila eden varlıklara karşı mücadele ediyorlar. Ancak iş ''aile'' ve ''Dünya'' mefhumlarına gelince hepsinin iyi yönleri abartıya kaçarak kahramanlığa doğru iteleniyor. Son zamanlarda yapılan ve başrolde kötü adamların olduğu animasyon filmlerinde de bu sorun vardı. Bunun en büyük zararı çocuklara olur hepsinden önce. Zira bu, hayatı tozpembe yapmaktan öteye gitmez. Bu bahsettiğim animasyonları izleyen çocuk, iyi ile kötüyü ayırt etmeye tenezzül etmez. Onun için sadece ''iyi'' vardır artık. Elbette salt bir şekilde kimse iyi ya da kötü olamaz. Olmamalı da zaten. (Bu konuda Nolan'ın Batman üçlemesi ve Watchmen sağlam örnekler) Ama neden ana karakter olarak yer alan kötü adamlar her seferinde Dünya'yı kurtarmak zorunda? Süper kahramanların bu vasfı gereğinden fazla bir şekilde yerine getirdiğini düşünüyorum. Zaten gerçek dünyada bu kadar terör, savaş, çıkar ilişkileri ve kirli bir düzen devam ederken büyük perdede varsın Dünya ele geçirilsin ya da yok olsun. En azından bunun spekülatif bir şekilde de olsa karşılığını görelim artık.

Filmin bir başka sorunuysa ''iyi'' ile ''kötü''yü eş değerde tutarken aynı zamanda bu ikisini keskinleştirmesi. O da filmdeki 'şeytani kötü' faktörüyle devreye giriyor. Çizgi roman uyarlamalarındaki sığ bir şekilde resmedilen ve kahramanın önündeki ''engel'' unsuru olarak teşkil eden kötü karakterlere alışmıştık. Ama bu sığ kötü karakteri daha da beter bir performansla oynayanını ilk kez görüyoruz. Şeytani kötü Enchantress hem durduğu konum hem de kendisine hayat veren Cara Delevingne'nin performansıyla tel tel dökülüyor.O performansla karşımızda insanlığı yok edecek bir büyücü mü yoksa salsa dansçısı mı var belli değil! Yer yer Ghostbusters'ı da hatırlatıyor hatta.


Peki bu kadar sorunlu yandan sonra filmin hiç mi iyi yönü yok? Elbette var. Joker'in filmde kısa süreli yer alması ana karakterlere yer açılması için güzel bir strateji mesela. Joker'in sahneleri de gayet yeterli ve makul. Jared Leto da fena bir Joker olmamış zaten. Filmi izleten en mühim unsur kurgusu. Bu doğrultuda ana karakterlerin flashback hikayelerinin anlatıldığı geçişler, toplanma sürecinin olduğu yaklaşık bir saatlik bölüm oldukça eğlenceli. Eh, arada bazı ufak sürprizlerin çıkması da cabası. Oyunculuklara gelirsek. Çoğu kişinin hemfikir oldugu Margot Robbie'nin parmak ısırtan harika Harley Quinn performansının yanı sıra Jai Courtney, Captain Boomerang rolünde bir hayli başarılı. Will Smith ise filmi neredeyse tek başına sırtlıyor. (Tabi maalesef en çok ilahlaştırılan da o) Amanda Waller'ın tepeden tırnaga tüm yönlerini ve kendine has sosyopatlığını rafine bir şekilde yansıtan Viola Davis de unutulmamalı.

Son olarak müzikler. Fragmanında da duyduğumuz Queen'in sıradışı ''Bohemian Rhapsody''sinden Rolling Stones'un ''Sympathy for Devil''ine kadar filmin ruhuna ve öyküsüne uyan birçok şahane parça var. Hatta müziğe özellikle rock türüne ilgisi olan seyirciler, bazı ince göndermeleri yakalayabilir.

Sonuç olarak baktığımızda David Ayer'in yönetmenlik ve senaristlik konusunda ortalamanın üzerinde bir iş çıkarttığını söyleyebiliriz. Belki Enchantress için en azından iyi bir hikaye yazılsa, Deadshot'ın patetik zaafları zoraki kahramanlığı için sömürülmeseydi çok daha iyi bir çizgi roman uyarlaması izleyebilirdik. Ama olsun bu haliyle de yaz sezonunun en iyi eğlenceliği olarak izlenmeyi hak ediyor Suicide Squad.

3.5/5

Saturday, June 4, 2016

O Efsanevi Müsabakanın Hikayesi




          Serüvenlerinde Superman'i yenen bir kişi vardır. O da, dünya ağır siklet boks şampiyonu Muhammed Ali Clay'den başkası değildir! Uzayın derinliklerinde yaşayan ''Scrubb''lular savaş gemileriyle dünyaya gelirler. İnsanlığın çok hızlı geliştiğini ve tehdit oluşturduğunu söyleyen uzaylılar, Muhammed Ali'ye kendi şampiyonlarıyla boks maçı yapmayı önerir. Üstünlüklerini ispat etmek için yaptıkları öneriye Superman, en güçlü dünyalının Muhammed Ali değil, kendisi olduğu gerekçesiyle karşı çıkar. Muhammed Ali, Kriptonlu olduğunu söylediği Superman'den şu yanıtı alır: ''Ben dünyaya aitim. Birleşmiş Milletlere dahil her devletin fahri vatandaşıyım.'' Uzaylılar, kendi şampiyonlarıyla karşılaşmadan önce, dünyayı temsil edecek boksörün belirlenmesi için Muhammed Ali ve Superman'in maç yapmasını kararlaştırır. Maç uzayın derinliklerinde, Superman'in güçlerini etkisiz hale getiren Kırmızı Güneş'in altında gerçekleşecektir. Tribünlerde değişik gezegenlerden gelen uzaylıların oturduğu maçın sonunda, ringin ortasında nakavt olmuş, yerde yatan bir boksör görürüz! Muhammed Ali, baygın halde yatan Superman'i kaldırmak isteyen Scrubblulara bağırır. ''Çekilin oradan. Kirli ellerinizi üzerinden çekin. Onunla biz ilgileneceğiz. Bizim dünyamıza geliyorsunuz, bizi tehdit ediyorsunuz. Her dediğinizi bize yaptırıyorsunuz. Şimdi sizin yardımınızı istemiyoruz.''

            Dünyayı temsil edecek en güçlü insan olma unvanını Superman'i yenerek kazanan Muhammed Ali, uzaylıların boks şampiyonu ''Hun'ya''ya ringi dar ettiği sırada, Superman de, Scrubbluların kötü imparatorunu saf dışı ederek tehlikeyi ortadan kaldırır. Bu arada Hun'ya, boks maçı esnasında kendilerine kötü olarak tanıtılan dünyalıların adil ve iyi niyetli olduklarını gördüklerini söyleyerek son yumruğu imparatoruna indirir. Serüvenin sonunda Muhammed Ali, el sıkıştığı Superman'e şunu söyler: ''Superman, dünyada en büyük biziz.'' Gerçek hayatta Muhammed Ali'nin düşünceleri ve tavrı Superman'den taban tabana zıttır. Muhammed Ali'yi Vietnam'a savaşa göndermek istediklerinde, o ABD emperyalizminin çıkarları için üniforma giymeyi reddeder. Boksun kahramanı, Amerikalılara hiçbir kötülük yapmamış olan Vietnamlılara karşı düşmanlığının olmadığını açıklar. Oysa Superman, serüvenlerinde her zaman Amerika'nın sömürge politikalarının savunucusu olmuştur. Muhammed Ali, dünya şampiyonluğu geri alınsa, boks yapması engellense, para ve hapis cezasına çarptırılsa da düşüncelerinden asla geri adım atmaz.


Alıntı: Sunay Akın- Hayal Kahramanları (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) 

Wednesday, May 11, 2016

18. Uluslararası Eskişehir Film Festivali Günlükleri: 9 ve 10 Mayıs












Kötü Kedi Şerafettin

 Genel izleğe baktığımız zaman 5 ciltlik serinin ilkini takip eden bir olay örgüsü izliyoruz. Mahallenin azgın bir diğer kedisi olan Cemil, hem kendini hem de Şerafettin abisini talihsiz bir belanın içine sürükler. Başlarına aldıkları beladan sonra peşlerine taktıkları gözü dönmüş Çizer de intikam uğruna Şerafettin ve sevdiklerinin peşine düşmeye başlayacaktır.

Ve biliriz ki Şerafettin her ne kadar kendi yöntemleriyle Çizer'e haddini bildirse de ondan bir türlü kurtulamaz. Çizer de çoğu öyküde bir şekilde dirilip karşımıza çıkar. Ancak bu süreç filmde biraz sıkıntılı işliyor. Çünkü Çizer her öldüğü sahnede, anında diriliyor ve hemen sonrasında da yeniden Şerafettin'in peşine düşmeye başlıyor. Lakin bu kaçma-kovalamaca arasında dönüp duran hikaye bir yerden sonra kendini tekrar etmeye başlıyor. Tempo ve aksiyon seviyesini daha da yükseltmesi beklenen  ''banka soygunu'' bölümü bile bu sıkıntının önüne geçemiyor. Halbuki çizgi seride Çizer yeniden dirildikten sonra mutlaka kafasında plan yapar. Bu planı uygularken muhakkak başka karakterleri de devreye sokar ve hikayenin iç aksiyonu da artmaya başlardı. Ama filmde Çizer hemen her sahnede tek başına hareket ediyor ve Okan Yalabık'ın seslendirmesine rağmen filmde tek boyutlu kalıyor.

Bunun dışında film için söylenecek pek bir şey yok aslında. Son yıllardaki animasyon filmlerimize baktığımız zaman Kötü Kedi Şerafettin adeta bir başyapıt. Türk animasyonlarında bir zirve! Karakterler ve semt modellemeleri, İstanbul'un özlenen ve aranılan atmosferi, çizgi serinin ruhunu koruyan alt kültür mizansenler (küfür, argo, Müslüm Gürses, rakı vs.) gerçekten olağanüstü. Türk standartlarında hele daha da enfes! Ayrıca filmde çok sıkı espriler ve soundtrack listesinde çılgın parçalar da mevcut. Özellikle final jeneriğindeki parçaya dikkat!

4/5


13 Minutes 

Tarihin en ünlü direnişçilerinden George Elser'ın gerçek yaşam öyküsünden yola çıkan film, ''Adolf Hitler bombalı suikastta can verseydi ne olurdu?'' sorusunun cevabını arıyor. Elser'a yapılan işkence dolu sorgu seanslarıyla, Elser'ın bu suikastı nasıl planladığıyla ilgili flashbacklerin paralleliği gayet başarılı bir şekilde kotarılmış kurguda. Keza sinematografideki renk seçimleri de öyle.

3.5/5








Sarmaşık


 
Son dönemlerdeki Türk sinemasının tartışmasız yüz akı işlerinden biri Sarmaşık. Yönetmenlik becerisinin ve senaryo yazımının bu kadar kuvvetli olduğu bir film, son 5 sene içerisindeki yerli yapımlara baktığımız zaman zor görünüyor. Gemi armatörünün iflas etmesiyle birlikte başlayan gemideki kaos ortamı kaptanla (Beybaba) beraber tayfalara da sirayet ediyor. Cenk'in, Beybaba'nın sağ kolu olan İsmail'e bilenmesi, Kürt karakterinin meçhul akıbeti ve yiyecek-içecek stoğunun azalması gerilimi daha da arttırırken erk ve erkeklik üzerinden kurulan çatışma unsurları filmi daha katmanlı ve derinlikli hale getiriyor. ''Yeni Türkiye''nin iktidar ilişkilerine dair sağlam bir temsile soyunan filmde oyunculuklar da  standartların epey üstünde seyrederken özellikle Nadir Sarıbacak, muhteşem bir kompozisyon çiziyor. Belki o filmin son 10 dakikalık final bölümü bu kadar keskin bir sinema dili kullanmasaydı daha da iyi olabilirdi ama yine de kesinlikle görülmesi gereken bir yapım.

4/5



All of a Sudden


''Köprüdekiler ve ''Hayatboyu'' filmleriyle tanıdığımız Aslı Özge'nin yeni filmi ''Auf Einmal'', bu sefer kamerasını Almanya'da yaşanan bir ''öldürülme'' vakası üzerine çeviriyor. Orta-üst sınıf bir ailenin oğlu olan Karsten'ın evinde düzenlenen partide Anna ve Karsten dışında kimse yoktur. Daha sonra Karsten'ı kliniğe doğru koşarken görürüz. Lakin saat geç olduğu için klinik kapanmıştır. Karsten, eve geldiğinde ise Anna'nın cansız bedenini görür. Karsten'ın hayatının tepetaklak olacağı süreç bu hadiseden sonra vuku bulacaktır. Defne Joy Foster'ın ölümünden sonraki süreçten esinlenen hatta kimilerine göre nemalanan bu polisiye hikaye, aslında tamamı ile toplum sisteminin eleştirisini yapıyor. Hukuk, etik değerler, sınıf ayrımı ve daha birçok unsur bu bağlamda sorgulanmaya başlanıyor. Açıkçası filmin detayına çok girmek istemiyorum. Zira hiç beklemediğiniz sürprizler var. Özellikle Karsten'ın sonradan yaşayacağı olaylar, aldığı kararlar bunun argümanlarından biri. Bu doğrultuda senaryonun çok sağlam bir şekilde yazıldığını belirtmek gerek. Keza görüntü yönetimindeki usta işi kadrajlar, renk seçimlerini de unutmamak gerek. Filmin tek handikabı, bazı sahnelerde geçen diyalogları. Örneğin mahkeme sahnesindeki diyaloglarda (son zamanlarda okuduğumuz haberlerden de olsa gerek) annenin, hakimden empati kurmasını istemesi, ''Ben de bir anneyim'' gibisinden duygusal cümleler sarf etmesi Alman kültüründen ziyade bizim kültüre daha çok hitap ediyor. Ama olsun her yönüyle izlemesi keyifli ve ilerleyen sahnelerde daha da heyecan verici bir film ''Auf Einmal''. Aslı Özge ve ekibini kutlarım.

4/5

  


Çırak 

Emre Konuk'un ilk uzun metrajı ''Çırak'' ın bütün detayları ve her türlü Freudyen okumalara açık alt metninin daha iyi görülebilmesi için filmin konusundan bahsetmeyeceğim. Ama Konuk'un ilk uzun metrajında sınırları zorladığını, kamera ve oyuncu arasında tam anlamıyla sinema diline uygun bir uyum yakaladığını söylemek lazım. Hem teknik açıdan hem de enteresan konusu itibarıyla ''Çırak'' yılın en iyilerinden biri. Özellikle başroldeki Hakan Atalay, parmak ısırtan performansıyla şimdiden umut vaat ediyor.






 4.5/5 


Sunday, May 8, 2016

18. Uluslararası Eskişehir Film Festivali Günlükleri: 8 Mayıs




Abluka


Emin Alper’in ikinci uzun metrajı ‘’Abluka’’, sinemasal anlamda doyurucu bir psikolojik gerilim sunarken; genel konjonktürde bir ‘’Yeni Türkiye’’ distopyası çiziyor. Filmi izlerken, elbet Dünya sinemasında ve hatta daha ziyade edebiyatında örneklerine çok rastladığımız ‘’distopik yapıtlar’’ birer birer önümüzden geçiyor. Ara ara ‘’Brazil’’ ve ‘’Fahrenheit 451’’e de uğruyor tabi film. Dramatik yapısından kurgusuna, sinematografından psikolojik gerilim konusundaki kendine has reflekslerine kadar her bir bileşeni tıkır tıkır işliyor. Ancak, filmin kalitesini çok baltalamasa da bazı karakter gelişimlerinde sorunlar olduğunu söylemek lazım. Mesela Meral ve Ali karakterleri, bariz bir şekilde, filmin ikinci yarısında hikâyeye ağırlıklarını koyamıyorlar. Evet, gizemli şekilde senaryo gereği ikisi de ortadan kayboluyor ama neden böyle bir şeye zemin hazırlandığını tam olarak kestiremiyoruz. Her şey bir yana alegorik olması sinemasal açıdan daha lezzetlli ve cazibeli. Bunu da not düşelim.

4.5/5







Hitchcock/Truffaut


Online sinema mecrasında önemli bir yere sahip olan ''Arka Pencere'' dergisinin sloganı şöyledir: ''Hitchcock'u sevmeyen sinemayı da sevemez''. Sanırım bundan dolayı olsa gerek bir başka auteur François Truffaut, Hitchcock'un gelmiş geçmiş en iyi yönetmen olduğunu kanıtlama adına kendisine bir röportaj teklifinde bulundu. Bu sıradan bir Hitchcock röportajı değil aynı zamanda 1 haftalık sürecek koca sinema tarihinin de değerlendirildiği bir antoloji olacaktı. Ünlü sinema yazarlarından Kent Jones, Truffaut'un sinema tarihi adına mühim bir belge niteliğinde kitap haline getirdiği bu sohbetleri belgeselleştirerek sinemaseverler adına büyük bir yapıma imza atıyor. Üstelik sadece bu iki müthiş yönetmenin nefis sohbetini değil, ek olarak eski ve yeni dönemden usta yönetmenlerin de Hitchcock'a ve onun sinemasına bakışını izleme şansına nail oluyoruz. İlerleyen kısımlarda Alfred Hitchcock'un iki önemli eseri ''Psycho'' ve ''Vertigo''nun sinema tekniği ve tarihi açısından ele alındığı bölümlerde (elbette o filmlerdeki sahnelerin de paralel bir şekilde sohbetlere eşlik etmesiyle) sinemaya olan aşkınız kabarıyor, beslediğiniz yoğun duygular daha da artıyor. Özellikle David Fincher ve Arnaud Desplechin'in görüşlerinde bunu daha iyi hissediyorsunuz bence. Kısacası soluksuz bir mükemmellikte, tarifi zor bir güzellikte bu belgeseli kaçırırsanız üzülürsünüz. Hele de sinemaya ve onun sanatına yoğun bir tutkuyla bağlıysanız...

5/5






Death in Sarajevo



Gavrilo Princip ismini duyunca aklınıza neler geliyor? Dünya tarihinde milyonlarca insanın ölümünüe neden olmuş, pek çok devletin parçalandığı bir savaşın başat teröristi mi yoksa Sırpları kurtaran gerçek bir kahraman mı? Açıkçası filmi izlerken bu tartışmaların daha da derinleştiği bir senaryo bekledim. Ancak sonradan bunun Bernard Henri Levy'nin ''Hotel Europe'' adlı tiyatro oyunundan uyarlandığını öğrenice senaryonun bir nevi süsü olduğunu fark ettim. 1914'ün yüzüncü yıl kutlamaları sebebiyle bu otelin çatısında Princip ve Birinci Dünya Savaşı'nın tartışıldığı bir TV programının çekimleri vardır. O programa Princip'in aynı adı ve soyadını taşıyan bir Sırp milliyetçisi katılır. Sunucu ve genç arasındaki tartışma o kadar büyür ki reklam arasında bile devam eder. Tarihin sorgulandığı, kimin masum kimin terörist sorunsalının çözüme kavuşacağı sırada bu sefer de Hotel Europe'daki olaylar başlar. Greve hazırlanan işçilerin eylemine taş koymak isteyen otel sahibi,  mafyatik tipli adamları devreye sokar. Otel koridorlarında geçen bu aksiyon dolu dakikaları da görüntü yönetmen, Erol Zubzevic'in kamerasıyla soluk soluğa bir şekilde takip ederiz. İlerleyen kısımlarda bir koridordan başka bir koridora geçişlerde sunulan plan sekans estetiği bu heyecanı ikiye katlar. Evet görsel açıdan seyir zevki yüksek bir film olduğu aşikar ama Gavrilo Princip meselesi biraz havada kaldığı için ağızdaki kekremsi bir tatla salondan ayrılmanız da olası.

3/5


















18.Eskişehir Film Festivali Günlükleri: 7 Mayıs Cumartesi







Ana Yurdu



Ana Yurdu, son zamanlarda izlemekte zorlandığım bir film oldu benim için. Bunda filmin kurgusu, diyalogları ya da dramatik yapısı etkili olmadı. Oradaki duygu beni fazlasıyla sarstı. Zira ben orada kendi annemi ve ablamı gördüm neredeyse. Bir anne-kız üzerinden ele alınan ''kadın olma'' ve din üzerinden yapılan psikolojik şiddet birçoğumuzun yaşadığı hatta zaman zaman maruz kaldığı hadiseler. Ufak ufak mahalle baskısının yarattığı cinnet ortamına da değiniliyor. Son yılların bence en iyi kadın oyuncusu Esra Bezen Bilgin ve anne rolündeki Nihal Koldaş inanılmaz bir sadelik ve samimiyetle performanslarını sergiliyorlar. Finaldeki katharsis bölümünün ise bana biraz zorlama geldiğini söylemeliyim. Ama yine de gerçekten kayda değer bir yapım.

3.5/5









Köpek


Esen Işık'ın yönetmenliğindeki bu gerçekçi İstanbul filmi her gün okuduğumuz ama unuttuğumuz 3.sayfa haberlerini, toplumdaki şiddet sarmalını (bilhassa erkek şiddetini) ve tabii ki Istanbul'un gerçekçi ama görünmeyen yanını anlatıyor. Alt kültürde aynı kaderi yaşamaya adeta mahkum edilmiş üç kişinin öyküsü bu. Mendil satan çocuklar, transeksüeller, kadına şiddet, rant kültürü, toplumsal baskı ve şiddet. Film sadece İstanbul değil aslında bir Türkiye özeti başlı başına. Ve finaldeki o sahne... Şiddeti kanıksadığımıza dair Coenvari bir yaklaşım. Tek kelimeyle mükemmel!

5/5












Yol






Yılmaz Güney'in senaryosunu yazdığı, Cannes'daki ilk Altın Palmiye'nin sahibi film aynı zamanda Yılmaz Güney filmografisinin olgunluk örneğidir. Onun ''Çirkin Kral'' ekolü, İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının bizdeki ilk örneği Umut ile resmen bir yönetmen sinemasına evrilmiştir. ''Yol'' ise hem olgun hem de Türkiye'nin o dönemki siyasi panoramasını başarıyla yansıtır. Cezaevinden verilen izinle köylerine dönen beş insanın öyküsü memleket portresi çizer bir yandan da.






Friday, May 6, 2016

Captain America: Civil War





Dikkat ederseniz, küçük yaşlardaki erkek çocuklar, süper kahramanların oyuncaklarını almak istediklerinde genellikle bir iyi bir de kötü karakteri seçmez. Zira izlediği çizgi dizilerden veyahut çizgi romanlardan anlar ki ''Kötülük zayıf olmanın,kaybetmenin göstergesidir.'' Bu vesileyle de ikisi de ''iyi'' olan oyuncak figürleri tercih eder. Hangisinin daha güçlü olduğunu merak ettiği için de ikisini birbirleriyle kapıştırır ve kafasında hep şu sorunsal döner: ''O mu döver yoksa o mu?''

Geçtiğimiz aylarda vizyon gören ''Batman v Superman: Adaletin Şafağı'' bu sorunsala cevap arıyordu. Bir şekilde felaket ve yıkımın bir numaralı müsebbibi gibi gözüken Superman'i durduracak olan yine adaleti sağlayacak olan bir başka süper kahraman Batman idi. Ve bu formül onları karşı karşıya getirecekti. Yorucu temposuna rağmen bence bu kapışma perdede karşılığını bulmuştu. Şimdi bir benzerini Marvel kulvarından görüyoruz. Beklenense Captain America ve Iron Man'in kozlarını paylaşması suretiyle pek çok Marvel kahramanının birbirine düşmesi.

Aslında ''Captain America: Civil War'', alt metni her yönüyle iyi yazılmış, süper kahraman kontenjanı daha geniş ve politik açıdan da katmanlı bir çizgi romandan uyarlanmış bir yapım. Film, saydığım niteliklerin birçoğunu barındırmasa da en azından çıkış noktası itibarıyla çizgi romandan bağımsız hareket etmemeye çalışıyor. Yine Batman v Superman'de olduğu gibi talihsiz bir kaza sonucu beraberinde gelen yıkım ve felaket halkın süper kahramanlara olan güvenini sorgulatıyor. Birleşmiş Milletler de bu krize çözüm için Iron Man ile görüşüyor ve süper kahramanların devlet adına çalışması isteniyor. Buraya kadar öykü neredeyse çizgi romandaki gibi anlatılıyor ancak ne var ki çizgi romandan bağımsız bir şekilde hareket ediliyor. O zaman da film bize şunu söylüyor: ''Bu yeni bir Avengers filmi değil Kaptan Amerika filmi!'' Haliyle de olayların bütün kilit noktası ''Kış Askeri'' Bucky ve HYDRA'ya bağlanıyor. Black Panther'in bir şekilde hikayeye dahil olma süreciyle de kahramanların kapışmasına zemin hazırlanıyor.

Zaten hava limanındaki o kapışma sekansında büyük bir kapışmadan ziyade oyalama söz konusu bence. Zira özellikle yeni Spider-Man ve Ant-Man'in de devreye girmesiyle birlikte, Marvel sinematik evreninin alamet-i farikası olan hazırcevap espriler, aksiyondan çok mizahın ön plana çıkmasını sağlıyor. Hayranları da istemez zaten sevdiği kahramanların bir tanesinin bile burnunun kanamasını. Onlar tekme tokat birbirine girerken ortamı yumuşatmak adına bazı muziplikler yapılacak elbet. Hem daha önümüzdeki senelerde Avengers halkasının ''Infinity War'' macerasını izleyeceğiz. Ama size şunu söyleyeyim beyazperdede süper kahramanların birbirine düşme fikri bir furya haline gelirse hakikaten ortada kahraman falan kalmayacak. Bu bağlamda Deadpool gibi yeni soluklara daha çok ihtiyacımız var.



Beklenen Captain America v Iron Man dövüşünde sürprizi bozmamak adına çok detay vermeden belirtmek gerekirse tıpkı Batman v Superman'de de olduğu gibi kahramanların birbirlerine bilenmesi söz konusu. Son dönem süper kahraman uyarlamalarında ''Canı yanan can alacak'' gibi bir kompleks var sanki. Malum ortada herhangi bir intikam meselesi yoksa dramatik yapının da heyecanı kaçıyor. Normalde orijinal çizgi romanda, bunun arka planını hazırlayan sebepler daha konjonktürel, mecburi hatta bir yerden sonra işin içine süper kötülerin de girmesiyle gelişiyordu. Ama tabi bırakın süper kötüleri, filmde Avengers üyelerinden Hulk ve Thor'u da göremeyince eldeki bütçe ile ancak bu kadarının yapıldığını görüyoruz.


Ayrıca Tom Holland ıçin bir parantez açmak lazım. Yeni Spider-Man'i canlandırdığı filmde resmen döktürüyor. Yaptığı esprilerle, ergen tavırları ve acemi mizacıyla birebir çizgi romandaki Spider-Man'in perdedeki karşılığını yansıtıyor. Dawn of Justice'deki Batman gibi! Buna rağmen Marvel sinematik evreninin klasik problemi olan ''kötü adam yaratımı'' konusunda maalesef yine sınıfta kalınıyor. Daniel Brühl'ün hayat verdiği karakter de önceki Marvel yapımlarında olduğu gibi fazla silik ve derinlikten yoksun. Brühl'ün performansı bile kurtaramıyor yani.

Sonuç olarak çoğu kişinin Avengers öngörüsünün aksine bir Kaptan Amerika filmi olan Civil War'da, bu sebepten ötürü senaryoda bazı değişikliklere gidilmiş. Çizgi romandaki çıkış noktası dışında aksiyon ve mizah konusunda her zamanki gibi bağımsız hareket edilmiş. Ortaya da eksiği de fazlası da olmayan kıvamında bir Marvel yapımı çıkmış. Aşağı yukarı ''Winter Soldier''ın seviyesinde olsa da film en azından yormayan temposuyla Batman v Superman'den bir tık daha iyi.

3.5/5

Sunday, April 24, 2016

A Hologram for The King


 


Wachowski Kardeşlerle birlikte çektiği o tartışmalı, derin ve komplike hikaye yapısına sahip ''Cloud Atlas'' filminden 4 yıl sonra Dave Eggers'ın yoğun ilgi gören aynı adlı romandan uyarladığı ''A Hologram for The King'' ile bir kez daha karşımızda Tom Tykwer. Hollywood'un belki de en sempatik aktörü Tom Hanks'in başrolde olduğu filmde kariyer ve evlilik hayatında dibi boylamış bir iş adamı olan Alan Clay, şirketinin geliştirdiği bir IT ürününün satışı için, takım arkadaşlarıyla birlikte Suudi Arabistan'a gider. Amacı hologram teknolojili bu ürünü, yapacağı sunum neticesiyle Kral'a satmaktır. Ancak ne var ki Kral'ın sürekli şehir dışında olması, Clay'e musallat olan ne idüğü belirsiz kiralık şoför, zayıf internet bağlantısı gibi bazı aksilikler Clay'in işini bir süre sekteye uğratacaktır.

Filmi buraya kadar genel bir çerçevede ele aldığımızda, Avrupa sinemasında epey rağbet gören ''Feel-Good'' filmlerinin formüllerini başarılı bir şekilde uyguladığını ve mümkün mertebe bu çizginin dışına pek çıkmadığını görüyoruz. Hatta bu kısma kadar filmin tek handikabının, Clay'in başına gelen aksiliklerin mütemadiyen tekrarlanması (hem de bunun slapstick bir mizah anlayışıyla desteklenmesi) diyebilirdik. Ancak, Clay'in sözde yol arkadaşı Yousef ile birlikte kutsal topraklara girdiği bölüm itibarıyla işin rengi hepten değişiyor. Tykwer'ın bir yere kadar bize yansıtmaya çalıştığı ''kişisel gelişim'' temasına yakın keyifli hikayesi bu andan itibaren yerini oryantalist bir bakışa bırakıyor. Genel olarak bakıldığında din üzerinden ötekileştirme, muhafazakarlık gibi temalar üzerinden Tykwer'ın eleştirel bir taşlamaya soyunduğu söylenebilir ama bunu biraz daha yumuşatmak adına işi makaraya, bayat esprilere bağlamak biraz tutarsız duruyor. Kaldı ki Alan Clay'in ''kendini bulma'' yolculuğu, Tykwer'ın biraz bu türden gireyim, biraz şunu eleştireyim gibisinden hikayeyi  eklektik bir kargaşaya doğru sürüklemesinden mütevellit havada kalıyor. Yani ne Tykwer'ın eleştirisi ne de Alan Clay'in geçirdiği dönüşüm elle tutulur bir tatmin olmuşluk yaratamıyor.


Tom Hanks'e gelecek olursak, rol aldığı her filmde, canlandırdığı her karakterde Hollywood'un ve elbette Amerikan toplumunun en sevdiği aktörlerdendir kendisi. Aslında böyle bir hikaye için de gayet biçilmiş kaftan. Lakin Hanks'in performansı bir yerden sonra filmi kurtarmaya yetemiyor. Duygu aktarımlarını zamanında verememesi, her sahnede abartılı mimik kullanımı ve canlandırdığı karakterin geçmişinin muğlaklığı gibi birçok unsur var bu bağlamda.

Velhasıl, ''A Hologram for The King'' gayet başarılı bir ''Feel-Good'' filmi olabilecekken demode mizahı ve zorlama oryantalist taraflarıyla resmen bu fırsatı kendi elleri tepiyor. Ve maalesef bir yerden sonra Hanks bile filmi kurtaramıyor. Görüntü yönetimi ve kurgunun katkısıyla kendisini izlettiriyor sadece.

2.5/5